Yeni Mesaj Yaz - Tüm Yazilar - Bilgilerim
Yeni Baslik Aç
DEJAVU...

Televizyonlar tahtalarda gösterilen kurtarma planları üzerinden tavan yaptılar. Sendikalar yoktu. Maden mühendisleri odası herşeyi biliyordu ama sustu. Muhalefet yatak odası derdinde. Birbirlerini suçladılar. Dünyanın en iyi kurtama ekipleri bizdeymiş. Neden? Clinton gelip bir faciazede bebeği kucağına alsın diye mi? İktidar 10 bin lira verdi ve havaya ateş ederek susturdu halkımızı. Cumhurbaşkanımız devlet denetleme kuruluna talimat verdi. ''Araştırın bu maden sektörünü'' Diye.
Biz bu filmi daha önce gördük mü?

21.05.2010
...


04.05.2010
MİKAİL

Gözlere bakın, o nasıl Kürt yeşili isyan; buyur buradan yak açılımını Tayyip Abi der gibi.

Burnun yassılığı ve yanağın derin çizgisini; yaşadığı hayat kadar zor iklimin kartal pençesi çizmiş gibi

Kirden, pastan topazlanmış saçların varsın baharı beklesin, üstündeki forman kadar alnın da, bahtın da açık olsun

Kartalım benim, koçum Mikail’im.

15.03.2010
MUSTAFA KEMAL ATATÜRK

İngiliz’ine İrlandalı,
Emperyalistine İrlandalı,
Mandacısına İrlandalı,
Saltanata İrlandalı,
Şeriata İrlandalı.
Kurduğu Cumhuriyeti el altından yok etmeye çalışanlara da İrlandalı.
Biz O’na da sevdalıyız...

10.11.2009
LÖSEV

Binbir saçmalık tv dizilerinde, hasta olan çocuğu için patronuyla yatmaya giden ve bilmem kaç bin dolar isteyen bir kadın vardı. Yurdumuzun medyası LÖSEV’i görmezlikten geldi. Adı bile geçmiyordu o zamanlar. Oysa LÖSEV yıllardan beri çocuklar için ücretsiz tedavi olanağı sağlıyordu. Şimdi LÖSEV Ankara’da Lösemili Çocuklar Köyü kuruyor. Çocuklarımızın bir köyü olacak. Şimdi medyaya kapak oldu. Olsun...
http://www.losev.org.tr/v2/tr/

06.11.2009
MERCEDES SOSA

1976’da Jorge Vileda komutanlığında yapılan askeri darbenin ardından ülkesi Arjantin zor günler yaşamaya başladı. Politik tavrından ve müziğinden ödün vermeyen Sosa 1979’da La Plata’da verdiği konser sırasında sahnede gözaltına alındı. Bu olaydan sonra Arjantin’de şarkı söylemesi yasaklandı ve sanatçı sürgün hayatı yaşamak zorunda kaldı. Sosa, ülkesine ancak 1982’de dönebildi.

Bu tarihten itibaren müzik çalışmalarına devam eden sanatçı 30’u aşkın albüme imza attı. Tüm dünyada konserler verdi. Sağlığı bozulana kadar müzik çalışmalarına ve politik mücadelesine devam etti. 74 yaşında güzel sesini kulaklarımızda ve kalbimizde bırakarak aramızdan ayrılmıştır."gracias a la vida" Mercedes Sosa'yı dinlediğimiz için.

Teşekkürler hayat, bütün verdiklerin için
İki göz verdin bana, her açtığımda onları
Kusursuzca ayırt edebiliyorum siyahı beyazdan,
Ve cennetin yıldızlı görüntüsünü,
ve de kalabalıklar içerisindeki sevdiğimi

14.10.2009
AZİZ NESİN VAKFI

Nesin Vakfı'nın amacı, eğitim olanaklarından yoksun çocukların, tükettiğinden çok üreten, toplumsal sorumluluğu olan, özgüvenli ve özverili, kendini sürekli geliştiren, kendine ve dünyaya eleştirel gözle bakan, topluma yararlı bireyler olarak yetişmelerini sağlamaktır. Çocuklar toplumda kendi başlarına ayakta durabilecek eğitim, beceri ve olgunluk düzeyine eriştikten sonra Nesin Vakfı'ndan kendi istekleriyle ayrılırlar. Nesin Vakfı'nın bugünkü mali ve fiziksel kapasitesi kırk dolayında çocuk barındırmaya uygundur. Kapasite aşılmıştır, ama çocuklar bu durumdayken aşılmaması mümkün müdür? Çocuklarına sahip çıkmayan sistem, üstüne üstlük, çocuklara sahip çıkan bir vakfın çocuklarına çamur atıyor. Var olanı sel aldı götürdü. Şimdilerde yeniden var olacaklar. Binlerce tarikat yurduna karşı Don Kişot Nesin Vakfı Haftanın İrlandalısı olmayı hak ediyor.
28.09.2009
ADANADEMİRSPOR

Yeşil sahaları, yeşil sermayanin ve ırkçı milliyetçiliğin zaptettiği bu günlerde hala umutlu olmamıza neden oldukları için Adanademirspor haftanın İrlandalısı...
05.09.2009
VEDAT OKYAR (Vedat Abi)

Ağabey. Hesap edememiştik bu gitmelerini. Hayatta kimseye kazık atmadın ama bu sefer kötü kazık attın bize.
14.07.2009
TÜRKAN SAYLAN

Darbeye, şeriata, kansere, cüzzama, cehalete karşı...

Daha önce kendisini burada Haftanın İrlandalısı olarak ağırlamıştık ama ölümünün hızlanmasını engelleyemedik. Yolun açık olsun hocam...

18.05.2009
PINAR SELEK

Pınar'a tanığız

Brecht’in sözünü hatırlamamak ne mümkün: “Birini öldürmenin çeşitli yolları vardır. Karnına bir bıçak saplarsınız, ekmeğini çalarsınız, hastalığını sağaltmazsınız, berbat bir evde yaşatırsınız, ölümüne çalıştırırsınız, intihara sürüklersiniz, savaşa yollarsınız, vb. Memleketimizde bunların çok azı yasaktır.”
Kardeşimiz Pınar Selek için birilerinin bundan yıllarca önce ölüm fermanı çıkarmış olduğunu biliyoruz. Onu yok etmek için seferberlik halinde olanlar asla vazgeçmiyor.
Pekiyi, bu devletin bir türlü hazmedemediği bu genç kadın; Pınar Selek kim?
Bilmeyen, hatırlamayan, ilgilenmemiş olanlar için her yerde bulunabilecek soğuk mu soğuk bir biyografiyle başlamalı kanımca:
“1971 İstanbul doğumlu sosyolog, araştırmacı ve yazar Pınar Selek, Notre dame De Sion Lisesi’nde ortaöğretimini tamamladı. Mimar Sinan Üniversitesi Sosyoloji bölümünü birincilikle bitirdi. Aynı üniversitede sosyoloji yüksek lisansını tamamladı. Fransa’da Sophiantipolis UDEL Üniversitesi’nde ekonomi-politik dersleri aldı.
Dışlananların ve birbirini dışlayanların ortak atölyesi olan ‘Sokak Sanatçıları Atölyesi’nin kuruluşuna öncülük etti.
Amargi Kadın Dayanışma Kooperatifi kurucularından ve aktivistlerindendir. Barış ve İnsan Hakları’yla ilgili çalışan birçok STK ve harekete destek vermektedir. Ayrıca Amargi Feminist Teori Dergisi editörlüğünü yapmaktadır.
Çeşitli dergilerde makaleleri yayımlanan ve bir dönem Özgür Gündem gazetesinde köşe yazarlığı yapan Selek’in EZLN Zapatist hareketin bildirileri ve Marcos’un mektuplarından oluşan ‘Ya Basta! Artık Yeter’ adlı çeviri/derleme çalışması 1996 yılında Belge Yayınları’ndan; Ülker Sokak’ta travesti ve transseksüellerin dışlanmasını konu alan ‘Maskeler, Süvariler, Gacılar’ adlı araştırması 2001 yılında Aykırı Yayınları’ndan; barış mücadelesinin ve genel anlamda tüm sol muhalefetin yaşadığı sorunların da ele alındığı ‘Barışamadık’ kitabı 2004 yılında İthaki Yayınları’ndan; farklı sosyal koşullardan çok sayıda erkeğin askerlik deneyimleri hakkındaki anlatımlarına dayanan araştırması ‘Sürüne Sürüne Erkek Olmak’ kitabı 2008 yılında İletişim Yayınları’ndan; masal kitabı ‘Su Damlası’ 2008 yılında Özyürek Yayınları’ndan çıktı.’
Bu biyografide Pınar’ın daha yirmili yaşlarında görmüş olduğu ağır işkence, yıllarca hapislerde yatmışlığı, bitmez tükenmez davaları yüreği kaldıramayıp ölen anacığı, mesleğini değiştirip Hukuk okuyan ve ablasının avukatı olan kız kardeşi yok.
En önemlisi Pınar’ın her göreni sarıp sarmalayan ışığı, o kimselere benzemeyen sıcaklığı, insana olan şaşırtıcı inancı yok.
Geçtiğim ay, Yargıtay 9. Ceza Dairesi, kamuoyunda ‘Mısır Çarşısı davası’ olarak bilinen davayla ilgili temyiz incelemesini tamamlarken, İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesi’nin Pınar için verdiği beraat kararının bozulmasına karar verdi. Daire, Selek’e eski TCK’nın 125. maddesi kapsamında 36 yıl ceza verilmesi gerektiğine hükmetti.
Yüce adaletimiz, ‘bitti sanıyordunuz, değil mi?’ diye hınzırca göz kırpıyor.
Yıllarca süren, her türlü bilirkişiden bomba değil, gaz patlaması olduğu üstüne rapor çıkmış olan dava bir kez daha ısıtılıyor.
10 yılı geçmiş, Pınar filistin askısındayken yüzünü yumruklayan kahramanlar terfi etmiş, iş başında. Onu en ufak bir ahlaki ve mesleki süzgeçten geçirmeden Apo’nun nişanlısı ilan etmiş olan Büyük gazetenin de nedamet getirdiğini hatırlamıyoruz.
Hayat devam ediyor. Katiller, işkenceciler, katliamcılar vahşi Türkler cennetine kahaman olarak uğurlanıyor. Hayır, devletin Pınar’la işi bitmemiş daha.

Tanıyan bilir
Onun yüzünü görmüş, sesini duymuş, hayatına tanık olmuş olan, bir katliamcı olamayacağını iyi bilir. Bunun kirli, alçakca bir yalan olduğunu bilir.
Pınar, yaşatanlardandır. Gitmek için yola çıkmışları yolundan döndüren, onların sırtını okşayıp haklarını koruyandır.
Sokak çocuklarına sorun. Travestilere, transseksüellere sorun. Vahşi hayatımız kimi dışına itiyorsa, onlara sorun.
Açıp kitaplarından birkaç sayfa okumanız yeterli. ‘Barışamadık’ın önsözünü şöyle bitiriyordu: “Barışın penceresinden denize açıldım. Hapishanede.
Korsanlar yolumu defalarca kestiler ama onları her seferinde atlatarak size kadar...”
Pınar Selek’le bir keresinde hapishaneden çıktığında buluşmuştuk. O sıralar 29 yaşındaydı. Hayalî bombacı olarak iki buçuk yılını Ümraniye Cezaevi’nde geçirmiş, kanlı bir ‘Hayata Dönüş’ operasyonu ertesi tahliye edilmişti. Çok şey görmüş, çok yaradan yaralanmıştı. Ama kendi olma, kendi kalma mücadelesini sürdürmeye yeminliydi. Güneşli bir sabah Pınar Selek’le iki ajan gibi buluştuğumuzu hatırlıyorum. Ardındaki gazeteci ve diğer meraklıları atlatarak randevu yerine geldi. Kendimize bir sığınak bulup uzun uzun konuştuk. Beni en çok şaşırtan, hiç acılaşmamış olmasıydı. Coşkusundan, iyi bir dünyalı olma hevesinden hiçbir şey kaybetmemişti. İnsana şu dünyada durduğu yeri zindan ediveren içtenliği hiç yara almamıştı. Önce ondan sonra kendinizden kuşku duyar hale geliyor, bu gencecik insanın inceliği, yumuşaklığı, sevecenliği karşısında kilitlenip kalıyordunuz. Kendi hakkında bir şey anlatırken mahçup olan, tutuklandığında yaşadığı işkenceden bahsetmeyi uygun bulmayan, mağduriyet dilinin refahına bir an olsun sığınmayan Pınar, kendini mümkünse unutturmak istiyordu. Kahramanlığa, önde durmaya yatkın değildi, dünyayla yüzleşme yordamı.
Yıllar önce daha gencecik bir kızken sokak çocuklarının arasında onlardan biri olarak dünyaya tutunma çabasına tanık olmuştum. Sonra Ülker sokaktan üstlerine şanlı bayraklar sallanarak kovulan travestilerle birlikte, aynı kuytuda sabahladığına tanık olmuştum.
Pınar Selek hakkındaki duygularım hiç değişmedi.
Militarist vahşilerinki de.
Onlar, bu genç kadının bombalardan daha güçlü olduğunu erken fark ettiler.
Her acıdan, her zulümden yüzünde aynı ışıklı gülümseme, aynı tevazuuyla çıkışı besbelli onları deli etti.
Onu benzetemediler.
Pınar, etrafına mutluluk ve güç saçarak kendi seçmiş olduğu hayatı, kendi seçmiş olduğu hayatın müttefikleriyle birlikte sürdürüyor çünkü. Kadının özgürleşmesinden, heteroseksizme karşı direnmekten, barışın önemli bir tetikleyicisi olan vicdani redden dem vuruyor çünkü.
‘Barışamadık’ kitabının bir bölümüne epigraf olarak Gandhi’nin bir sözünü koymuş: “Barışçıl mücadelede en ufak bir kuşku başarısızlık için yeterlidir. Sonuna kadar başarılı olmanın yolu saflık ve dürüstlüktür.”
Onun yıllarını çalan, işkencecileri üstüne salıp canını yakan, anasını alan, hayatı ona zehretmeye çalışanlara rağmen hep saf ve dürüst kaldı.
Biz, Pınar Selek’i tanıyanlar, onun gözlerimizin önünde kaçak konumuna sürüklenerek, hapislerle, işkencelerle ya da bitmek bilmeyen gerilimlerle öldürülmesine izin vermeyeceğiz.
Her şeyden önce onun sevgisine, barışa olan inancına, saflık ve dürüstlükle beslediği umuduna tanığız. Tanık olacağız.
Onun için toplanan yüzlerce insan arasından Deniz Türkali, tam da hissedip kuramadığım cümleyi söylüyordu: “Pınar’a çok özeniyorum.
Aslında herkesin Pınarlaşmasını istiyorum.”
Yıldırım TÜRKER

13.04.2009
HENTBOL'ÜN KARTALLARI

Şampiyon oldular ve yine şampiyonluğa koşuyorlar. Aylardır para almadan forma aşkına oynuyorlar. Challenge kupasında çeyrek finale kaldılar ve finali hedefliyorlar. Daha ne olsun?
02.03.2009
BALIKÇI

Devlet Bakanı ve Başmüzakereci Egemen Bağış Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanı Nimet Çubukçu ile birlikte AK Parti'nin Beşiktaş Çarşısı'ndaki seçim irtibat bürosunun açılışına katıldı.

Açılışın ardından merkezi gezen Bağış, daha sonra Balık Pazarı'na giderek esnafla sohbet etti. Balıkçılara ''Size Başbakanımızın selamını getirdim. Desteğinizi bekliyoruz'' diyen Bağış, balıkçıların sorunlarını dinledi.

Hatırını sorduğu bir balıkçının ''iş yok'' sözlerine ''İşleri artıracağız inşallah. Hep beraber, dayanışma içine girsek hallederiz'' yanıtını veren Bağış, ziyaret ettiği bir başka balıkçının da işsizlikten şikayet etmesi üzerine, ''Hatırlıyorsunuz, adamın biri anayasa fırlatmıştı, faizler bir gecede yükselmişti. Halledeceğiz inşallah'' dedi.

Bunun üzerine balıkçı, “O adamın biri değil, Cumhurbaşkanı’ydı” diye yanıt verdi.




23.02.2009
PINAR SELEK

Pınar'a tanığız

Brecht’in sözünü hatırlamamak ne mümkün: “Birini öldürmenin çeşitli yolları vardır. Karnına bir bıçak saplarsınız, ekmeğini çalarsınız, hastalığını sağaltmazsınız, berbat bir evde yaşatırsınız, ölümüne çalıştırırsınız, intihara sürüklersiniz, savaşa yollarsınız, vb. Memleketimizde bunların çok azı yasaktır.”
Kardeşimiz Pınar Selek için birilerinin bundan yıllarca önce ölüm fermanı çıkarmış olduğunu biliyoruz. Onu yok etmek için seferberlik halinde olanlar asla vazgeçmiyor.
Pekiyi, bu devletin bir türlü hazmedemediği bu genç kadın; Pınar Selek kim?
Bilmeyen, hatırlamayan, ilgilenmemiş olanlar için her yerde bulunabilecek soğuk mu soğuk bir biyografiyle başlamalı kanımca:
“1971 İstanbul doğumlu sosyolog, araştırmacı ve yazar Pınar Selek, Notre dame De Sion Lisesi’nde ortaöğretimini tamamladı. Mimar Sinan Üniversitesi Sosyoloji bölümünü birincilikle bitirdi. Aynı üniversitede sosyoloji yüksek lisansını tamamladı. Fransa’da Sophiantipolis UDEL Üniversitesi’nde ekonomi-politik dersleri aldı.
Dışlananların ve birbirini dışlayanların ortak atölyesi olan ‘Sokak Sanatçıları Atölyesi’nin kuruluşuna öncülük etti.
Amargi Kadın Dayanışma Kooperatifi kurucularından ve aktivistlerindendir. Barış ve İnsan Hakları’yla ilgili çalışan birçok STK ve harekete destek vermektedir. Ayrıca Amargi Feminist Teori Dergisi editörlüğünü yapmaktadır.
Çeşitli dergilerde makaleleri yayımlanan ve bir dönem Özgür Gündem gazetesinde köşe yazarlığı yapan Selek’in EZLN Zapatist hareketin bildirileri ve Marcos’un mektuplarından oluşan ‘Ya Basta! Artık Yeter’ adlı çeviri/derleme çalışması 1996 yılında Belge Yayınları’ndan; Ülker Sokak’ta travesti ve transseksüellerin dışlanmasını konu alan ‘Maskeler, Süvariler, Gacılar’ adlı araştırması 2001 yılında Aykırı Yayınları’ndan; barış mücadelesinin ve genel anlamda tüm sol muhalefetin yaşadığı sorunların da ele alındığı ‘Barışamadık’ kitabı 2004 yılında İthaki Yayınları’ndan; farklı sosyal koşullardan çok sayıda erkeğin askerlik deneyimleri hakkındaki anlatımlarına dayanan araştırması ‘Sürüne Sürüne Erkek Olmak’ kitabı 2008 yılında İletişim Yayınları’ndan; masal kitabı ‘Su Damlası’ 2008 yılında Özyürek Yayınları’ndan çıktı.’
Bu biyografide Pınar’ın daha yirmili yaşlarında görmüş olduğu ağır işkence, yıllarca hapislerde yatmışlığı, bitmez tükenmez davaları yüreği kaldıramayıp ölen anacığı, mesleğini değiştirip Hukuk okuyan ve ablasının avukatı olan kız kardeşi yok.
En önemlisi Pınar’ın her göreni sarıp sarmalayan ışığı, o kimselere benzemeyen sıcaklığı, insana olan şaşırtıcı inancı yok.
Geçtiğim ay, Yargıtay 9. Ceza Dairesi, kamuoyunda ‘Mısır Çarşısı davası’ olarak bilinen davayla ilgili temyiz incelemesini tamamlarken, İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesi’nin Pınar için verdiği beraat kararının bozulmasına karar verdi. Daire, Selek’e eski TCK’nın 125. maddesi kapsamında 36 yıl ceza verilmesi gerektiğine hükmetti.
Yüce adaletimiz, ‘bitti sanıyordunuz, değil mi?’ diye hınzırca göz kırpıyor.
Yıllarca süren, her türlü bilirkişiden bomba değil, gaz patlaması olduğu üstüne rapor çıkmış olan dava bir kez daha ısıtılıyor.
10 yılı geçmiş, Pınar filistin askısındayken yüzünü yumruklayan kahramanlar terfi etmiş, iş başında. Onu en ufak bir ahlaki ve mesleki süzgeçten geçirmeden Apo’nun nişanlısı ilan etmiş olan Büyük gazetenin de nedamet getirdiğini hatırlamıyoruz.
Hayat devam ediyor. Katiller, işkenceciler, katliamcılar vahşi Türkler cennetine kahaman olarak uğurlanıyor. Hayır, devletin Pınar’la işi bitmemiş daha.

Tanıyan bilir
Onun yüzünü görmüş, sesini duymuş, hayatına tanık olmuş olan, bir katliamcı olamayacağını iyi bilir. Bunun kirli, alçakca bir yalan olduğunu bilir.
Pınar, yaşatanlardandır. Gitmek için yola çıkmışları yolundan döndüren, onların sırtını okşayıp haklarını koruyandır.
Sokak çocuklarına sorun. Travestilere, transseksüellere sorun. Vahşi hayatımız kimi dışına itiyorsa, onlara sorun.
Açıp kitaplarından birkaç sayfa okumanız yeterli. ‘Barışamadık’ın önsözünü şöyle bitiriyordu: “Barışın penceresinden denize açıldım. Hapishanede.
Korsanlar yolumu defalarca kestiler ama onları her seferinde atlatarak size kadar...”
Pınar Selek’le bir keresinde hapishaneden çıktığında buluşmuştuk. O sıralar 29 yaşındaydı. Hayalî bombacı olarak iki buçuk yılını Ümraniye Cezaevi’nde geçirmiş, kanlı bir ‘Hayata Dönüş’ operasyonu ertesi tahliye edilmişti. Çok şey görmüş, çok yaradan yaralanmıştı. Ama kendi olma, kendi kalma mücadelesini sürdürmeye yeminliydi. Güneşli bir sabah Pınar Selek’le iki ajan gibi buluştuğumuzu hatırlıyorum. Ardındaki gazeteci ve diğer meraklıları atlatarak randevu yerine geldi. Kendimize bir sığınak bulup uzun uzun konuştuk. Beni en çok şaşırtan, hiç acılaşmamış olmasıydı. Coşkusundan, iyi bir dünyalı olma hevesinden hiçbir şey kaybetmemişti. İnsana şu dünyada durduğu yeri zindan ediveren içtenliği hiç yara almamıştı. Önce ondan sonra kendinizden kuşku duyar hale geliyor, bu gencecik insanın inceliği, yumuşaklığı, sevecenliği karşısında kilitlenip kalıyordunuz. Kendi hakkında bir şey anlatırken mahçup olan, tutuklandığında yaşadığı işkenceden bahsetmeyi uygun bulmayan, mağduriyet dilinin refahına bir an olsun sığınmayan Pınar, kendini mümkünse unutturmak istiyordu. Kahramanlığa, önde durmaya yatkın değildi, dünyayla yüzleşme yordamı.
Yıllar önce daha gencecik bir kızken sokak çocuklarının arasında onlardan biri olarak dünyaya tutunma çabasına tanık olmuştum. Sonra Ülker sokaktan üstlerine şanlı bayraklar sallanarak kovulan travestilerle birlikte, aynı kuytuda sabahladığına tanık olmuştum.
Pınar Selek hakkındaki duygularım hiç değişmedi.
Militarist vahşilerinki de.
Onlar, bu genç kadının bombalardan daha güçlü olduğunu erken fark ettiler.
Her acıdan, her zulümden yüzünde aynı ışıklı gülümseme, aynı tevazuuyla çıkışı besbelli onları deli etti.
Onu benzetemediler.
Pınar, etrafına mutluluk ve güç saçarak kendi seçmiş olduğu hayatı, kendi seçmiş olduğu hayatın müttefikleriyle birlikte sürdürüyor çünkü. Kadının özgürleşmesinden, heteroseksizme karşı direnmekten, barışın önemli bir tetikleyicisi olan vicdani redden dem vuruyor çünkü.
‘Barışamadık’ kitabının bir bölümüne epigraf olarak Gandhi’nin bir sözünü koymuş: “Barışçıl mücadelede en ufak bir kuşku başarısızlık için yeterlidir. Sonuna kadar başarılı olmanın yolu saflık ve dürüstlüktür.”
Onun yıllarını çalan, işkencecileri üstüne salıp canını yakan, anasını alan, hayatı ona zehretmeye çalışanlara rağmen hep saf ve dürüst kaldı.
Biz, Pınar Selek’i tanıyanlar, onun gözlerimizin önünde kaçak konumuna sürüklenerek, hapislerle, işkencelerle ya da bitmek bilmeyen gerilimlerle öldürülmesine izin vermeyeceğiz.
Her şeyden önce onun sevgisine, barışa olan inancına, saflık ve dürüstlükle beslediği umuduna tanığız. Tanık olacağız.
Onun için toplanan yüzlerce insan arasından Deniz Türkali, tam da hissedip kuramadığım cümleyi söylüyordu: “Pınar’a çok özeniyorum.
Aslında herkesin Pınarlaşmasını istiyorum.”
Yıldırım TÜRKER

13.02.2009
MESUT ÖZİL

Alman Milli Takımı'nda futbol oynamak istediği belirtti ve biz ama buralarda ama Almanya'da yaşayanlarıyla ne kadar şark kafalı bir millet olduğumuzu anlamadık!

11.02.2009
ARAT DİNK

Yokluğum Türk varlığına armağan olsun’
Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül soruyor: “Bugün eğer Ege’de Rumlar devam etseydi ve Türkiye’nin pek çok yerinde Ermeniler devam etseydi, bugün acaba aynı milli devlet olabilir miydi?”
Soru basit, hadi cevap ver.
Tek başına bir anlamı yok tabii.
Hatta tek başına okunsa “Allah söyletmiş” ya da “gönülden söylenmiş sözler” de denebilir. Nitekim dünyanın birçok yerinde “Türkiye etnik temizliği kabul etti”, “Türkiye’de resmî görüş değişiyor” gibi olumlu yorumlarla karşılayanlar da olmuş.
Oysa işin aslı öyle değil. Zira Bakan ‘bugünkü devlet’i olumlayarak soruyor sorusunu. “Şunlar devam etseydi bugünkü devlet olur muydu” derken de eğer bugünkü devleti olumluyorsan, o devam etmeyen şeylerin devam etmemesinden de memnunsun demektir. Açık açık da söylemiş zaten ben niye bu kadar uğraşıyorsam?..
Birçok yabancı, “bir savunma bakanı niye bunlarla ilgileniyor” diye de sorabilir tabii. Türkiye’yi biraz bileni de ‘savunma’nın bu ülkede başka bir egemenin tekelinde olduğunu bildiğinden, savunma bakanının asıl işini yapamadığı için mecburen başka şeylerle (demografik yapı, ekonomi vs.) ilgilendiğini düşünebilirdi. Ama Türkiye’yi biraz daha tanısa, azınlıkların bu ülkede tam da bu alanda değerlendirildiğini bilecek, hatta eğitim kitaplarında azınlıklardan sadece Lise Milli Güvenlik Ders Kitabı’nda bahsedildiğini bilecek ve Bakan’ın bu ilgisine hiç şaşırmayacaktı. Kısacası, savunma bakanı işini yapıyor.
Ciddiyete davet edildiğimi duyar gibi oluyorum. O yüzden bundan sonrası çok ciddi olacak. Soru neydi?..
“Rumlar, Ermeniler (YAŞAMAYA) devam etseydi, bugün Türkiye aynı milli devlet olabilir miydi?”
“Hayır olmazdı.” Basit soruya basit cevap.
Sen kalk, yokluğuma övgü düz, sonra da o yokluğum üzerine bir ülkenin kurulduğunu ifade et, o ülkenin bugünkü halini makbul gör, ondan sonra da ‘olsalardı ne olurdu halimiz’ diye iç geçir. Kendi ayağına kurşun sıkmanın tarifi gibi bir şey. ‘Sana ne’ diyeceksiniz. Sıkmışsa sıkmış. O ayakla sizin birlikteliğinizi çoktan koparmadılar mı zaten? Gerçekten de işin bu bölümünden artık bana ne...
Tabii işin en acı tarafı, Bakan’ın söylediklerinin büyük bölümünün maalesef doğru olması. Peki, doğruysa doğru, sorun ne? Bakan doğruyu söylüyor ama doğruyu yanlış söylüyor. Yüreğimizin tavan aralarına, bodrum katlarına koyup, gittiğimiz her yere beraberimizde götürdüğümüz, kırılgan acılarla dolu sandıklarımızı oradan oraya savuruyor. Zar zor, ite kaka vardığımız ‘O dönem herkes çok acılar çekti’ kavşağından, direksiyonu birden bire ‘iyi oldu’ sokağına kırıyor. Olanları doğru söylüyor ama olanların doğru olduğunu da söylüyor.
Şu soruya hakkıyla cevap verelim şimdi...
“Hayır, aynı olmazdı. Süper olurdu.”
Sen ne diyorsun?
Bütün ülke üç noktaya birikmez, kırk küsur merkez olurdu. Yirmi, otuz yıllık fidan hayatlarımız değil, kadim bir orman gibi kültürümüz olurdu. Anasının doğduğu yerde doğabilirdi herkes, işte o zaman ülke, ‘memleket’ olurdu.
Ben neler söylüyorum?
Hiçbir şey değişmese bile en azından o insanlar bugün yanımızda, bizimle yaşıyor olurdu. Hiçbir şey değişmese bile en azından sen bu ülkede savunma bakanı olmazdın. Olsan da böyle düşünmezdin. Düşünsen de böyle konuşacak cesaret bulamazdın. Konuşsan da ertesi gün hâlâ bakan olmazdın.
Bir daha bakalım, savunma bakanı neyi savunuyor?..
Olmamamızın iyi olduğunu savunuyor. Tehcir ve mübadelenin Türkiye için çok hayırlı olduğunu savunuyor. Bunca yıl söyleyip duracaksın ‘öyle bir niyet yoktu, bunlar savaş tedbiri’ falan filan diye; ondan sonra da, bu ‘gönülsüz tedbirler’den nasıl fayda sağladığını, onların üzerine nasıl inşa olduğunu falan, rahat rahat anlatacaksın.
Bu gönülsüz tedbirlerin anlamının ‘milyonlarca can’ olduğunu ayrı bir cümlede söyleyeyim dedim, yoksa ağır olacak...
Çok sık unutulan ilginç bir şey söyleyeceğim: Biz hâlâ varız. İşte şu kadarız bu kadarız. Azız mazız, azınlığız, ama varız. Bizim de (yani şu an olanlarımızın da) olmamamızı mı istiyor Bakan?
“Yok” diyecek elbet. “Estağfurullah. Olur mu hiç öyle şey; sizin başımızın üstünde yeriniz var.” Madem bizim olmamızın bir mahzuru yok o ölenler, o gidenler de olsaydı... Ama o bunun cevabını vermiş. Onlar işte verimli topraktaydı, adadaydı modadaydı, paralar onlardaydı... “O verimli topraklar, o paralar babanın malıydı da hileyle hurdayla mı aldılar, yalanla dolanla mı aldılar? Onlar, o verimli topraklara gökten zembille mi indiler” diye sorarlar adama.
Bu resmî tez benim kafamı iyice karıştırdı. O insanlar tedbiren mi sürüldüler, yoksa verimli topraklardalar diye mi sürüldüler? Unutmuşum, zaten Ermeniler Ermeni oldukları için sürülmemişlerdi... Sadede geliyoruz galiba. Tabii o zaman ‘soykırım’dan yırtmak için verimli topraklardaki müslim-gayrimüslim herkes sürüldü” gibi bir şey söylemek gerekecek o tarih de yakında yazılır herhalde.
Sermayenin ‘milli’leştirilmesiyle (hele böyle millileştirme) liberal ekonominin aynı cümlede nasıl kullanıldığını da bir uzman bize anlatır artık. Sen ‘milli’yi böyle tarif et, ‘millet’i, ‘Türk’ü böyle tarif et ondan sonra da çıkıp ‘tek millet’ diye slogan attığında karşı çıkanlara kapıyı göster. ‘Ben Türk değilim’ diyene de kız.
Çok ciddi bir önerim var. Hani göz bebeklerimizi, civcivlerimizi her pazartesi sabahı, torna-tesviye sıralarına oturtmadan önce, beton bahçelerde topluyoruz ya, hani onlara şuur aşılayıp, tekleştirip, kutsal amaçlara kanalize edip, dar borulardan geçiriyoruz ya. Hani hep bir ağızdan ant içtiriyoruz ya: “Varlığım Türk varlığına armağan olsun” diye... Azınlık okullarında şöyle dedirtelim çocuklara mesele kapansın: “Yokluğum Türk varlığına armağan olsun.”
İnkârdan ikrara doğru yol alınacağını elbette öngörebilirdik de, o ikrarın böyle gönülden bir ikrar, yaşananı olumlayan bir ikrar olacağını da doğrusu tahmin edemezdik.
‘Gönülsüz tedbirler’den, ‘gönüllü yokluğumuz’a, resmî ağzın önlenemez evrimine tanık oluyoruz. İç ses artık işkembede durmuyor, duramıyor. Ne de olsa egemenler inkârı sevmez. “Madem egemenim, niye inkâr edeyim?” Egemenlerin ‘İnkâr Hanı’nda konaklamaları geçicidir hep; o, hanın jeopolitik önemindendir, konjonktür baskısındandır, meşruiyet derdindendir. Zincirinden boşaldı mı ‘İkrar Evi’ne dönmek ister, evi gibi yoktur onun. Gönlünde yatan aslan kükrer: Yaptımsa yaptım; yine yaparım!
Sür kardeşim o zaman. Gönlümüz zaten sürüldü çoktan. İliklerimize işlemiş kör olası ilkeler sayesinde zaten zar zor durduğumuz memleketimizden, atalarımızın, daha da önemlisi torunlarımızın yüzüne bakacak onurlu bir duruş uğruna ağız dolusu lafı yiyip yuttuğumuz, her gün yaşamaya çalışarak yaşadığımız DÜNYAMIZDAN, sür bizi de gayrı. Sür gitsin, sür bitsin. Bu lafı yutmayacağım ben.
Ama niye süreceksin? Bizim etimiz ne budumuz ne? Dişinin kovuğuna gitmez. Zaten biz sürüyüz. Egemenliğe ortak olmayı istemek yerine, egemenin akıllısını ister ya sürüler, bizimki de o misal; oturmuş egemenin akılsızlığından bahsedip, egemen uyarıyoruz. Bu kadarı da fazla, bu iş böyle göstere göstere de yapılmaz ki. Vicdan evinden hiç mi geçmedi yolun?”
Arat Dink

19.01.2009
CHAVEZ

Sevgili Chavez 2. defa konuk oluyor sayfalarımıza.

Venezuella Devlet Başkanı Hugo Chavez, başta BM, AB, Arap Birlikleri olmak üzere tüm aktörlerin sustuğu ve reaksiyon gösteremediği bir zamanda İsrail Gazze'ye olan müdahalesi için "Soykırım" kelimesini kullanıp, İsrail büyükelçisi ve çalışanlarını sınır dışı etti.
Ekvatorun öbür tarafına geçip ısınmak lazım.

09.01.2009
Muntasar El Zeydi

ABD Başkanı George W. Bush'a ayakkabısını fırlatan Iraklı gazeteci Muntasar El Zeydi, Irak Başbakanı Nuri El Maliki'nin koruma görevlilerince, sorguya çekilmek amacıyla gözaltına alındı.

Güzel adam, biz de sana çiçek fırlatıyoruz...

19.12.2008
ERDAL EREN

Yaşı büyütülerek asıldı. Salt aleme ibret olsun diye cuntacılar tarafından idam edildi. 17 yaşındaydı. YDGD üyesiydi. Rahat uyuyabiliyor musun Kenan Evren?
16.12.2008
Galatasaray Engelliler Basketbol Takımı

Kıtalararası şampiyon oldular. Daha ne olsunlar? Kocaman yüreklerini yürekten kutluyoruz...
03.12.2008
ÖĞRETMENLER

24 Kasım Öğretmenler Gününün 12 Eylül dayatması olarak ortaya çıkmış olmasını kabul etmesek de her yıl daha büyük katılımla kutlanan bu günde hayatını kaybetmiş, katledilmiş, sürülmüş,öğretmenlerimizi saygıyla anıyoruz. TÜM ÖĞRETMENLERİN ELLERİNDEN ÖPÜYORUZ...
24.11.2008
PENGUEN

Mizah dünyası politikadan ısrarla uzak duruyor.(tutuluyor)

Penguen tüm yıldırmalara
rağmen inatla “kapak yapmaya” devam ediyor

18.10.2008
MANİSALI ÇİFTÇİ

Son zamanların en etkili muhalefetini Manisalı çiftçi Süleyman Amca (Süleyman Aksu-65) yaptı. En açık ve yalın biçimiyle geniş kesimlerin sesini sorumlularının karşısına dikilerek söyledi. "Siz ne anlatıyorsunuz öldük-bittik" bu dört sözcükle anlı şanlı muhalfetten daha çok ses getirdi. Bülent Arınç'la birlikte aynı salonda bulunan yüzlerce kişiye ders verdi.
24.09.2008
GİZEM GİRİŞMEN

Kaza geçirdi, sakat kaldı, küsmedi, yılmadı, garajlarda çalıştı ve Çin'deki Paralimpik Olimpiyatlardan altın madalya ile döndü. Yola devam Gizem...
19.09.2008
KÜBRA ÖZTÜRK

Kübra kızımız, bu aralar akıl ve mantığın mumla arandığı BJK camiasından çıkarak Santrançta Dünya İkincisi oldu. Daha ne olsun? Yolu açık olsun...
21.08.2008
RANDY PAUSCH

"...Çocuklarımın bana dair hiçbir anısı olmayacağının farkındayım. Bir ressam olsaydım, onlar için resim yapardım. Bir müzisyen olsaydım, onlar için şarkı bestelerdim. Ama ben konuşmacıyım. Ben de konuştum. Çocuklarım için konuştum. Yaşamın güzelliğini ve her ne kadar benim için az kalmış olsa da, yaşamı ne kadar takdir ettiğimi anlattım. Dürüstlük, doğruluk, minnet ve el üstünde tuttuğum diğer değerler hakkında konuştum.
"...Sahip olduğunuz tek şey zaman.
Ve bir gün, düşündüğünüzden daha az zamanınız olduğunu fark edebilirsiniz. Bu yüzden başkasının değil
kendi hayatınızı yaşayın. Başkalarının düşüncelerinin değil,
kendi kalbinizin peşinden koşun.”*

* “Son Konuşma” kitabından

29.07.2008
HINCAL ULUÇ

Kendsisini severiz veya sevmeyiz. Yazılarını beğenir veya beğenmeyiz. Ama bir gazetecinin yapması gerekeni yapıyor, kendi gazetesini ve patronunu kıyasıya eliştirip taraf olmakla suçluyor.
12 Temmuz 2008 tarihli yazısında [''Şimdi Sabah'ı her sabah hazırlayanlar, bu çok kritik geçiş döneminde, gazeteye damga vuracak şeyin "Haber" olduğunu bilmiyorlar mı peki?..
O zaman neden özen göstermiyor, tam tersi kör parmağım gözüne, yangına körükle gidiyorlar..
"Ergenekon'un finansörü" dedikleri kişinin 13 ay hapiste kalıp, suçunu öğrenmeden, mahkemeye çıkarılmadan, yargıcını görmeden kanserden ölmesini ve parasızlıktan cenazesini devletin kaldırmasını görmezden gelmek, haber değerinde bulmamak, hele de "Demokrat, İnsan Hakları Savunucusu" kimliği konusunda mangalda kül bırakmayan Sabah'a yakışır mı?. ] Diye sorguluyabiliyor...

14.07.2008


Orada, ateşte, semaha duran canlarımız...
03.07.2008
Prof. Dr. ŞERİF MARDİN

Radikal , İsmet Berkan’dan;
Prof. Mardin’in ‘iyi, doğru, güzel’ dediği ahlaki sistem esas olarak ve onun örnek verdiği Immanuel Kant da bir ahlak sistemi kurucusu.
Esasen Kant’tan beri biliyoruz ki, ‘iyi, doğru ve güzel’in kaynağı din değildir. Elbette bütün dinler ‘iyi, doğru, güzel’ hakkında önemli şeyler söylemişler, sistemlerini bunun üzerine kurmuşlardır ama ‘iyi, doğru ve güzel’ illa dinden kaynaklanmak zorunda değildir. ‘İyi, doğru ve güzel’in kaynağı bizatihi insanın doğasıdır. O yüzden de, ahlakın kökeninin insan hakları olduğu anlayışı genel kabul görmüş anlayıştır artık.
Bunları aslında söylememe bile gerek yok ama tam da Prof. Şerif Mardin’in gözlemlerine dayalı olarak getirdiği eleştiriler eşliğinde, ahlakın kökeninin din değil insanın kendisi olduğunu söylemek, ‘iyi, doğru ve güzel’in dinlerden bağımsız evrensel bir doğası olduğunu hatırlatmak maalesef bir zorunluluk.

11.06.2008
HÜSEYİN BAŞKADEM

Parasız, pulsuz öğretmenler çok... İnsanlara sadece bir şeyler öğretebilecek ama eğitim veremeyecek kadar cahil öğretmenler de var. Mahalleye teslim olmaktansa zamane bir köy enstitüsü öğretmeni modelini kendi kendine geliştirmiş biri var Afyon'da. Kendi bildiği bir işi, hoşlandığı bir güzelliği dünyanın varoşlarından gelip kentsoylu olmayı başarabilmiş bir müziği, caz sevgisini kırsala hem de tek telli sazın diktatöryasındaki Türkiye kırsalına yaymaya çalışıyor, imece yöntemiyle. Yolu açık olsun, eli ayağı dert görmesin, Afyonluların kulaklarının pası hep silinsin... Hüseyin Başkadem'in şahsında Anadolu'daki tüm kahraman öğretmenlere selam olsun...
26.05.2008
OSMAN ÖZGÜVEN

DİKİLİ BELEDİYE BAŞKANI
İzmir'in Dikili ilçesinin belediye başkanı SHPli Osman Özgüven hakkında sosyal belediyecilik uygulamaları nedeniyle Sayıştay tarafından 'görevi kötüye kullanmak' suçlamasıyla soruşturma açıldı. İşte Özgüven'in hizmetlerinden bazıları:
- 10 tonluk kullanıma kadar su vatandaşlara ücretsiz veriliyor.
- Belediye fırını modernize edildi, tamamen hijyenik koşullarda üretilen ekmek 25 ykr.dan satılıyor.
- Şehiriçi otobüsler ücretsiz hale getirildi, öğrenciler evlerinin önüne kadar bırakılıyor.
- Daha önce kapatılmış olan Kültürevi tekrar hizmete açıldı.
- Kadın Dayanışma ve Gençlik Merkezi kuruldu.
-Halk Sağlığı Merkezi kuruldu. Burada vatandaşlara 1 ytlden muayene, 6 ytlden röntgen hizmeti sunuluyor.

SADAKA BELEDİYECİLİĞİ DEĞİL, GERÇEK SOSYAL BELEDİYECİLİK!

AKPli belediye başkanlarına örnek olması gereken bu uygulamalar ne yazık ki devletin bir organı tarafından engellenmeye çalışılıyor. Sayıştay, halka suyun bedava verilmesini soruşturma konusu yaparken, AKPli belediyelerin halka bedava dağıttığı kömüre, makarnaya, patatese ses çıkarmıyor. Ankara'da, gözünün önünde olanları görmezlikten geliyor. Bu durumu kabul etmiyoruz! Tüm güzel işlerin engellenmeye çalışıldığı ülkemizde, bu ters mantığa artık dur demenin zamanı geldi. Pahalı hizmet sunan belediyelere, yolsuzluk yapan, servetine servet katan başkanlara bir şey olmazken, yalnızca halkı ve ilçesi için çalışan çok değerli bir belediye başkanına yapılan bu muameleyi kınıyoruz!
(Metin kaynağı bilinmiyor.)

13.05.2008
İŞÇİLER

Günlerin bugün de getirdiği "baskı, zulüm ve kandır"... Hatta bugün uzaktan seslenip "işçisin sen, işçi kal" yerine, "ayak takımısın" diyen hükümetin başı(!)dır.

Tüm bunlara rağmen işçi sınıfının istediği sadece ve sadece eşitlik, demokrasi, hak,hukuk, adalet adına belki de kadir, kıymet bilirlik için Taksim Meydanı'nda eski günleri yad edip, "Yaşasın 1 Mayıs" ve "1 Mayıs İşçinin, Emekçinin Bayramı" diye haykırmaktır... Ama olmaz, olamaz, oldurulmaz...

Ve AB yolunda olduğu söylenen, yasak denilince türbandan başka bir şeyin akla gelmediği sevgili yurdumuzda tüm bunlar vatanın, devletin, milletin, memleketin bağımsızlığına, birliğine, bütünlüğüne karşı işlenmiş suç olabileceği için çokça zamandır 1 Mayıs, Polis Bayramı'dır!

1 Mayıs için can, kan, emek vermiş, alın teri dökmüş tüm dünya emekçilerinin önünde saygıyla eğilir, bu güzelim topraklarda, bu günü 1 Mayıs Polis Bayramı'na dönüştürmüş "o kafa" ya bir kez daha "lanet olsun! Yazıklar olsun!" deriz.

30.04.2008
ERNESTO GOMEZ ABASCAL

Sayın Ertuğrul Özkök
Genel Yayın Yönetmeni
Hürriyet Gazetesi

Sayın Bayım,
Genel Yayın Yönetmenliğini yapmakta olduğunuz gazetenizin bugünkü sayısında, Hadi Uluengin'in imzasıyla, ülkem hakkında kaleme aldığı makaleye dair düşüncelerimi belirtmek isterim.
Mektubumu yazmadan önce, bu makaleye cevap vermenin haysiyetli bir davranış olup olmayacağına, ayrıca Küba ve Türk halkları, hükümetlerimiz ve yetkililerimiz arasındaki dostluk ilişkilerini geliştirmeye adadığımız görevimize verdiğimiz ilgiden kendimizi uzaklaştırmaya deyip değmeyeceğine dair düşündüm. Geçen hafta ülkelerimiz arasında Karma Ekonomik Komisyon Toplantısının sekizincisini gerçekleştirmiş bulunmaktayız ve akabinde yapılan değerlendirme de, çok olumlu sonuçlara ulaşıldığını ve birçok farklı alandaki işbirliklerinin artışı, karşılıklı saygının ve bağımsız gelişimin karakterize ettiği temaslarımızda bir ilerleme olduğunu göstermiştir.
Biz Kübalılar, Türk halkının, her gün gösterdiği, halkımıza ve yöneticilerimize saygı ve dostluk duygularından ötürü çok büyük gurur duymaktayız. Bu kardeş ülkede, şayet Küba'ya dair ne gibi duyguların beslendiği hakkında bir anket yapılsa, eminim ki; diğer güçlü devletlere dair dile getirdiği görüşlerin tam aksine, halkın % 90'nından fazlası dostluk ve hayranlık duygularını belirtecektir. Bu sebeple de; kendi kendimize soruyoruz: "Sayın Uluengin'in Küba ve Fidel Castro, Ernesto Che Guevara gibi şahsiyetleri hakkında böyle karalayıcı bir yazı yazmasının amacı nedir? Acaba Türk halkının, ülkemiz hakkındaki görüşlerini değiştirmeye çalışan birileri mi kendisi teşvik etmiştir?"
Miami ve Amerika Birleşik Devletleri basınında sık sık buna benzer bazı makaleler okumaktayım, ama Türkiye'de bir gazetecinin böyle bir yazı yazması çok şaşırtıcıdır. Orada, bu tarz saldırıların yayınlanması çok doğaldır, çünkü Washington, Küba'nın bağımsızlığıyla çok büyük bir kayba uğramıştır ve neredeyse elli yıldır, Adada sahip oldukları iktidarlarını yeniden ele geçirmek için çabalamaktadır. Sayın Uluengin için tarihin en güçlü imparatorluğunun bir kaç kilometre ötesinde ulusal şerefini savunması ve bağımsız bir ülke olması bir kahramanlık değil midir? Hakarete vararak diktatörlük olarak adlandırdığınız, bir hükümetin, neredeyse yarım yüzyıldır, halkının iradesine ve ülkeyi devirmek üzere elinden geleni yapan komşusu İmparatorluğa karşı gelerek, iktidarı elinde tutabilmesinin mümkün olabileceğini inandırmaya mı çalışmaktasınız?
Son yıllarda, yılda ortalama beş ila altı bin Türk turist Küba'ya seyahat etmektedir ve hemen hemen hepsi de orada karşılaştıkları dostane yaklaşımdan, bağımsızlığını savunan bir bütün olmuş halkı ve Devrimi anlatan sosyal başarılarını tanımaktan dolayı çok memnun bir şekilde dönmektedir.
Küba'da lüksün olmadığı, çok fazla arabanın ne de ışıklı reklâmların olmadığı bir gerçektir. Ama buna karşın okula gidemeyen veya çalışmak zorunda kalan çocuklar, üniversiteye gidemeyen gençler, toprağı olmayan çiftçiler, iş bulamayanlar, doktora gidemeyen hastalar, kaderine terk edilmiş yaşlılar da yoktur. Yolsuz siyasiler de mevcut değildir, ne ırk ne de cinsiyet ayrımı vardır. Bu da; sadece imtiyazlı küçük bir grubun iyi yaşayabildiği ve halkın büyük bir çoğunluğunun her şeyden mahrum bırakıldığı, 1959'dan önce mevcut olan panoramadan çok farklıdır.
Mütevazı koşullarda yaşıyoruz, ama küçük bir ülke olarak, bizlere 90 milyar dolarlık bir kayba sebebiyet veren yaklaşık 50 yıldır sürdürülen ekonomik bir ablukaya karşı direnmekten ötürü kendimizle gurur duyuyoruz. Askeri işgallere, kirli savaşlara ve her türlü terörist saldırıya karşı başarıyla direndik ve boyun eğmedik, hala başımızı dik tutabiliyoruz.
Küba, bir sosyal gelişim örneğidir. Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP), 2007 yılında ülkemizi, "yüksek insani gelişme endeksi" sıralamasında 51. sırada yer vermiştir. (Türkiye ise; 84. sırada yer almakta ve "orta gelişim" ülkeleri olarak sınıflandırılmaktadır). Dünya Sağlık Örgütünün verilerine göre; Küba'da canlı doğumlarda bebek ölüm oranı bin de 5,3'dür (Devrimden önce ise; bu oran 40 idi). Bu oran A.B.D'nin çocuk ölüm oranından bile daha düşüktür, kıta genelinde sadece Kanada elde ettiğimizin oranın daha altında bir orana ulaşmıştır. Yaşam beklentisi, 78 yaşa uzamış durumdadır, ayrıca dünyanın en yüksek kişi başına düşen doktor sayısına sahibiz. Sporda büyük bir potansiyeli oluşturmaktayız (Olimpiyatlarda ilk on ülke arasında yer almaktayız), çok önemli kültürel bir gelişime sahip olmanın yanı sıra yüksek bilimsel bir gelişime de ulaşmış bulunmaktayız. Kü ba, ekonomik bir güç olmamasına rağmen, insani dayanışma politikası gereğince, özellikle fakir ve muhtaç ülkelere örnek bir işbirliği geliştirmektedir. 30 bine yakın doktorumuz diğer ülke halkları için hizmet etmekte, binlerce hasta hastanelerimizde tedavi edilmekte, on binlerce burslu yabancı öğrenci üniversitelerimizde öğrenim görmektedir. Kübalı öğretmenlerimiz ve okuma-yazma metodumuz sayesinde, Üçüncü Dünya ülkelerinde milyonlarca kişi okur – yazar edilmiştir.
Sosyalist ve Devrimci Küba'nın politikası, egoizme değil dayanışma temeline dayanmaktadır, her ne kadar bazıları bunun bir ütopya olduğunu düşünse de; daha iyi, daha insancıl bir dünyanın mümkün olduğuna inanmaktayız.
Yukarıda bahsettiğim bu konular mı Bay Uluengin'i rahatsız etmekte?
Bu gazeteciyi, sadece, Türkiye'de daha önce hiç yayınlanmayan, Küba ve yöneticileri hakkında en karalayıcı ve en çirkin makaleyi yazma "başarısıyla" tanımaktayım. Ne tesadüftür ki; A.B.D Hükümetinin de bu tarz makalelerin yayınlanması için milyonlarca dolarlık bütçe ayırdığı bilinmektedir.
Fidel Castro ve Ernesto Che Guevara'ya hakaretleriyle ilgi olarak da; ne yazık ki, bazı insanların, bu kişilerin sakallarının kılı kadar değeri bile olmadığını söylemekle yetineceğim.
Sayın Genel Yayın Yönetmeni, ülkeme ve yöneticilerine yapılan hakaretleri göz önüne alarak, bu mektubumun gazetenizde yayınlanmasını rica ediyorum.
Saygılarımla,

Ernesto Gomez Abascal
Küba Cumhuriyeti Büyükelçisi



18.04.2008
3 HÜREL

Üç Hürel, 1970’li yılların Türk Rock sahnesinde şarkıcının adının plak kapaklarına gruptan daha büyük harflerle yazılmadığı, sanatını "Grup Müziği" olarak icra eden nadir bir rock topluluğudur. Dileriz ki 70’li yılların Anadolu Rock meselesi incelenirken tarzının özgünlüğüyle konunun kazandığı boyutu zenginleştirmiş olan bu grup hakkında hazırlamış olduğumuz bu Hürel, Türk Rock geçmişi ile ilgili kaynak sıkıntısı çeken kimseler için yararlı olsun.

Bu metni yazan kaynak bilinmiyor. Yazan arkadaşa teşekkür ediyoruz.

16.04.2008
AHMET HAKAN

Kafası hayli karışıktır(hangimizin değil ki). Kendini öyle görmese de “karşı cepheyi anlamaya çalışma konusunda” önemli bir misyonu vardır.

Sahip olduğu ideolojik geçmişle “tu kaka demeden” yüzleşme çabasındadır. (bu yönüyle bize göre dönek değildir)

Nedense ilk gençlik çağlarında solculuğa bulaşmış hissi uyandırır. Herkesin “aman bulaşmayım” dediği “hoca efendiye” bodoslamadan girmiştir.

Dostoyevski okumuştur ayrıca anlamıştır da.


10.04.2008
İLHAN SELÇUK

Kemalist devletin sembolü olan İlhan Selçuk, AKP iktidarının egemen olduğu ülkede İrlandalıdır...
24.03.2008
SADUN AREN

TİP'li olurken de, TİP'li iken de ve memleketin tipi kaymışken de hep ama hep "İrlandalı" olmuş, olabilmiş hocamız - eğer varsa - diğer taraftaki örgütlenmeye de öncülük edecektir.

13.03.2008
ODTÜ'LÜ ÖĞRENCİ

"Özgürlükçüyüz ama salak değiliz"... Ne varsa hepsi burada saklı... Ne
istediğini, amacını açık açık söyleyemeyenlere, söylemeyenlere daha ne densin
ki... Bunları söylerken kendi başına geçirdiği fes ironisi de ayrı bir
güzellik...

28.02.2008
FIDEL CASTRO

Malum olmuş olacak ki Fidel'in elveda demesinden önce "Söze ne gerek var?" diyerek kendisini buraya misafir etmiştik. Şimdi de biraz daha kalsın istiyoruz burada.
Fidel ayrılıyor ve daha da kötüsü, maalesef ölüyor... Diyalektiği inkâr ediyor durumuna düşmek istemeyiz ama insanlığın yeni bir Fidel yaratabilmesi ya da hazmedebilmesi konusunda umutlu değiliz. Bu durum da sadece bizim ayıbımız olmasa gerek...

05.02.2008
CÜNEYT KORYÜREK

Vapura yetişmek, zabıtadan kaçmak ya da tabakhaneye dışkı yetiştirmek için koşanların ülkesinde atletizmi anlatmaya, sevdirmeye, yaşatmaya çalışmakla geçti koca bir ömrü ve hiç hak etmediği gibi çok sıradan bir şekilde öldü.

Tüm hedeflerine yüz metre sonucunda varmak isteyenlerin dünyasında yorulmaz, yılmaz bir maraton koşucusu, sadece yazarak spor yazarlığı yapanların yanında bin okuyup bir yazan bir bilgeydi.
Onun da İrlandalılığı ölümüyle birlikte aklımıza geldi...

Ruhu şad olsun...


21.01.2008
ABD’YE KARŞI BAĞIMSIZLIĞINI İLAN EDEN SIOUX’LAR

Hayalet Dansı, Minneconjoi Siouxlarından Büyük Ayak'ın öldürüldüğü Yaralı Diz Katliamı'nı ateşleyen danstır.
1890'da Dakotalar arasında bir kurtarıcının gelip topraklarını alan kişilerden Kızılderilileri kurtaracağı inancı yaygınlaştı. Bu durumu ayinsel bir gösteri haline getirerek Hayalet Dansı yapmaya başladılar. Amerikan ordusu bu dansı bağımsızlık hareketi olarak algılayıp yasakladı.
Lakotalar bu törenlere Pine Ridge ve Rosebud Reservasyonlarında da katılmıştı. Rezervasyondaki ajanlar hükümete haber verdi ve şef Oturan Boğa bu dansı yaptığı için öldürüldü. Bu dans "Hayat Çemberi" (Circle of the Life) olarak tanımlanır ve dans ederken çemberi tamamlamak esastır.
HAYALET DANSI
Kartal mesajı getirdi
Güneşin çocuklarına
Bufalonun dönüşü için,
Ve güzel günler yakında
Sen bedenimi öldürebilirsin
Ruhuma lanet okuyabilirsin
Senin tanrına inanmadığım için
Dualarım karşısında durma şansın yok
Sevgime karşı durma şansın yok
Onlar yasakladılar Hayalet Dansı’nı
Fakat biz tekrar yaşayacağız
Kız kardeşim yukarıda
Kızıla boyanmış o yaralı dizde
Öldürüldü, bir azize o şimdi
Büyük davulun var senin mesafeler ötesinden
Gökyüzünde siyah kuş
Duyduğun bu ses ve müzik bufalonun ağlamasıdır
Çılgın At gizemliydi
Kendinden geçmenin en iyisini bilirdi
Ve Oturan Boğa büyük havariydi
Hayalet Dansı’na gelin Comanchee’ler
Gelin Karaayaklar
Gelin Shoshone’ler
Gelin Cheyenne’ler
Biz tekrar yaşayacağız
Gelin Arapaho’lar
Gelin Cherokee’ler
Gelin Paiute’ler
Gelin Sioux’lar
Tekrar yaşayacağız


07.01.2008
OĞUZ ATAY

Daha önce okuduklarımız roman değilmiş diyemeyenler modern Türk romancılığının onunla başladığını söylediler. Aymazlık, tembellik ve umursamazlıklarına kültüve bir hava vermeye çalışarak kendi vicdanlarını okşamaya çalışanlar, onun yazdıklarına ihanet edercesine üretememelerini, yaratamamalarını "Tutunamayanlar" dan olmalarına bağladılar. Okumak, anlamak, anlamaya çalışmak, anlamaya çalışmak için düşünmek için bu topraklar üzerinde başka birileri hala ve henüz Oğuz Atay'ın yazdıklarının üzerine yazamadı. Ruhu bir kez daha şad olsun...


13.12.2007
BAKİ MERCİMEK

Son yıllarda tribünler esas suçluları görmezden gelip, hep başkalarını öne attı. Hep kolayı seçip günah keçisi olarak reytingi olmayan futbolcuları seçti.

Baki tüm bu rezil yapı içerisinde sadece yeteneği kadar oynamaya çalıştı.

Sakatlanmadan, alıştığı mevkii olup olmadığına aldırmadan.

Baki sıradan, şatafattan uzak iş yapan, yapmasa bile yapmaya çalışan bir adam.

Baki iyi niyetini, gülen yüzünü ve en önemlisi Beşiktaşlılığını her fırsatta dillendirmiştir.

Futbol iyi futbolcular ile oynanır ama takım olabilmeniz için önce takımı oluşturan futbolcuların adam olmaları gerekir. Tıpkı Baki gibi…


30.11.2007
ERDAL İNÖNÜ

Sayın Erdal İnönü, Türkiye'nin en zorlu günlerinde özerk üniversite fikrinin
mücadelesini vermiş, bilim alanında yaptığı değerli çalışmalar ve başarılara
toplumsal alanda yaptığı katkıları eklemiş değerli bir bilim ve toplum
insanıydı. Siyasete girmek zorunda bırakıldığında da bilimsellikten vazgeçmemiş, siyasete saygınlık kazandırmıştı. Siyasete bu saygınlığı da ne
hamaset nutuklarıyla ne de ahbap çavuş ilişkileriyle kazandırmamıştı.
Siyasette de akıl ve bilimselliğin yanısıra ironi ve nüktedanlığında
saygınlığa büyük katkısı olabileceğini göstermişti.

Onun inancı; toplumda bilimsel düşünce sistemi yerleştirilmediği sürece,
medeniyet yarışının kazanılmayacağı yönündeydi ve bu nedenle; özellikle
son dönemde kendini bilim tarihindeki gelişmeleri tanımaya adamıştı.

Kendisine rahmet ve tüm Türkiye'ye başsağlığı diliyoruz. Ruhu şad olsun...

08.11.2007
DURDUCAN NEVRUZ

12. Özel Olimpiyat Dünya Yaz Oyunları'nda Türkiye'ye yüzmede ilk altın madalyayı kazandıran Durducan Nevruz, havuzda durmak bilmiyor!
100 metre sırtüstünde önceki gün şampiyon olan 15 yaşındaki down sendromlu sporcu, 100 metre serbestte ikincilik kürsüsüne çıkarak kategorisinde gümüş madalyayı boynuna taktı.

24.10.2007
FRIENDSHIP

Hepimizin kanıksadığı bir haber spotu haline geldi “.. adet kaçak mülteci boğularak öldü”.

Artık ilgimizi bile çekmiyor, farkına bile varmıyoruz. Hem kaçak hem mülteci bir eksik bir fazla …

Her yıl milyonlarca insan, savaş açlık ve benzeri nedenlerle doğdukları yerleri terk etmek zorunda kalıyor.

Birçoğu yollarda telef oluyor. Hedefe varanların hali ölümden hallice,



Afganlı mültecileri taşıyan tekne de Ayvalık açıklarında battı. 15 kişi öldü, 11 kişi "Friendship" adlı yatın mürettebatı tarafından kurtarıldı.

Adıyla müsemma tekne ve personeli HAFTANIN İRLANDALISI


03.10.2007
ZOLTAN GERA

Ceza sahasında penaltıya maruz kaldığı posizyonda kırmızı kartla oyundan atıldı.

Sahayı centilmence terk etti.

Maçtan sonra takımı yenilmesine rağmen; “Hakemin kararına çok şaşırdım ama futbolda olur böyle şeyler “ diye açıklama yaptı.

Ağzında salyalar akıtarak sağa sola saldıran, iki kelimeyi bir araya getirip doğru düzgün beyanat veremeyen, çelebiliğin, centilmenliğin anlamını bilmeyen tüm futbol aktörlerine örnek olması ümidiyle...

14.09.2007
TANER ÖNGÖR

Moğollar'ın basçılığı bile yetip artacakken, her yeni gün yeni bir imrenilesi
özellik koymakta "adam"lığının üzerine... Barışarock'ın düzenlenmesi için
yıllarca neredeyse tek başına
uğraşmakta... Muhalifliğine, müzisyenliğine, çevreciliğine, mücadeleciliğine
yani adamlığına saygılar... Sevgiler...

27.08.2007
BEATLES

Müzik tarihinin en büyük gruplarından The Beatles’ın “Revolution” (Devrim) adlı şarkısı yıllar sonra yeniden ABD müzik listelerinde.
1960’ların sonu, 1970’lerin başında çiçek çocukların sokaklarda özgürlük şarkıları söylediği bir dönemde yayınlanan “Revolution”, dünya gençliğinin dilinden düşmeyen bir şarkı olmuştu. Vietnam savaşı ve siyahların haklarıyla ilgili eleştiriler içeren ve ılımlı bir devrim çağrısı yapan şarkının, bugünün ABD’sinde aynı etkiyi yaratıp yaratmayacağı ise merak konusu.

Liverpool doğumlu olsalar da damarlarında harbi İrlandalı kanı dolaşmaktadır.

15.08.2007
KENAN SOFUOĞLU

TAMİRHANEDEN ÇIKAN ŞAMPİYON
Adapazarı'nda doğdu. Motosiklet tutkusu, babası İrfan ustanın motosiklet dükkanında başladı.
15 yaşında drag yarışlarıyla motosiklet sporuyla tanıştı. 16 yaşında özel izinle yarışlara katıldı.
1999'daki Adapazarı depreminde göçük altında kaldı. Enkazdan sağ çıkarak, kısa süre içerisinde Türkiye'deki birçok yarışta ilk sırada yer aldı.
Bir yarışta geçirdiği kaza sonucu ayağı kırılan ağabeyi Sinan Sofuoğlu'nun motoruyla yaptığı ilk drag yarışını kazandı.
2001 yılında Honda-Castrol takımında 2 ağabeyiyle birlikte yarıştı. Türkiye Pist Şampiyonası'nda Üç kardeş kürsüye çıkmayı başardı.
Almanya'da elde ettiği Yamaha R6 Shell Cup Şampiyonluğu sonrası Yamaha takımının dikkatini çekti. Yamaha'nın yarışmalardaki masraflarını karşıladı ve uzun süre Almanya lisansıyla yarıştı.
2001 yılında yaşanan ekeomik kriz sonrası sponsoru Honda'yı kaybetti.
2002 yılında en büyük ağabeyi Bahattin bir otomobil kazasında yaşamını yitirdi.
2002'de Türkiye Motosiklet Federasyonu tarafından (TMF) keşfedildi.
2004 yılında Avrupa 1000 cc Super Stock kategorisinde üçüncü olarak, bu başarıyı kazanan ilk Türk sporcu olarak tarihe geçti.
2005'te FIM Dünya Kupası'nda 8 yarışta 7 kez podyuma çıktı. 22 yaşında elde ettiği ikincilikle yeni bir uluslararası zafere imza attı.
2005'de Superstock-1000'de ilk iki yarışı kazandı, ancak yaptığı bir kaza sonucu bileğini kırması sebebiyle Misano'daki yarışa katılamadı. Sezonu 2. tamamladı.
2006'da sponsorluk sorunları nedeniyle Yamaha Almanya takımından ayrıldı. 2005'in şampiyonu ekibi Winston Ten Kate Honda Takımı’na transfer oldu. .
Geçtiğimiz sezon Supersport WM'de 3. oldu. Türkiye'de 650'yi aşkın kupa kazandı. Yurt dışında 50'den fazla kez podyuma çıkarak, Türk bayrağını Avrupa'da dalgalandırdı.
İngiltere'nin Brands Hatch pistinde koşulan yarışı ikinci sırada tamamlayarak, Supersport Dünya Şampiyonası'nda bitime 3 yarış kala şampiyonluğunu ilan etti. Sofuoğlu, bu gururu yaşayan ilk Türk sporcu olarak, tarihe geçti.
Kaynak: Hürriyet

06.08.2007
OPTİK (MEHMET IŞIKLAR)

Herkesin okumak istediği okullarda okudu. Öğretmen oldu. Ama Beşiktaş'ı seçti.
Cenazesi bir milat oldu. Bursalı, Ankaralı, Trabzonlu, Fenerli, Cimbomlu, Göztepeli bir araya geldi.
Taraftar siteleri kapağının rengini değiştirip Optik'e ağıtlar yaktılar.
Yaşamında Beşiktaş tribünün yıldızıydı. Giderken herkesin yıldızı oldu.
Herşeyi Forza özetledi: ''Bu yılın en iyi transferini cennet yaptı.''

28.07.2007
MUSA KUŞ

Kocaeli kampında yerel televizyon kanalı DRT'ye konuşan 28 yaşındaki oyuncu, Fenerbahçe'nin getirttiği Roberto Carlos'un da Türk futboluna katkıda bulunamayacağını savunarak, "Roberto Carlos bu saatten sonra Fenerbahçe'ye ne verebilir? Sadece ismi var. Aziz Yıldırım Türk futboluna zarar veriyor. Ne yaptığı belli olmayan bir insan. Denizlispor'un üzerinde oyunlar oynadı. Geçen sezon Sivasspor'da forma giymeme rağmen Denizlispor'u düşürmek için elinden geleni yaptığını şahsen biliyorum. Ayrıca Fenerbahçe'de para kaynağının belirli bir süre sonra tükeneceğini düşünüyorum" dedi.

Süper Lig'in yeni takımları Gençlerbirliği OFTAŞ, Kasımpaşa ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi'ni de sert bir dille eleştiren Musa Kuş şöyle konuştu: "Bu takımların Süper Lig'i hak ettiklerine inanmıyorum. Onlar yüzünden lig çetin geçmeyecek. Nitekim sezon sonunda da geldikleri gibi 2. Lig'e düşecekler. Elimde olsa bu takımları çıkarmazdım. Çünkü Türk futboluna maddi ve manevi olarak hiçbir şey veremezler. En önemlisi seyircileri yok."

24.07.2007
ŞEREF BEY

Kulübün faaliyetlerini hızlandırdığı ilk dönemde futbol gölgede kalmışsa da, 1910’ların sonundan itibaren kulüpteki atlet ve jimnastikçiler futbola daha fazla ilgi duyup, kendi aralarında maçlar yapmaya başladılar. O yıllarda gençliğin ilgisi futbola kaymak üzereydi ve Beşiktaş Kulübü’nün az ilerisinde Valideçeşme ve Basiret gibi iki güçlü futbol takımı kurulmuştu. 1911 Ağustos’unda Valideçeşme futbol takımının başkanı ve kurucusu olan Ahmet Şerafettin Bey (Şeref Bey) futbolcularıyla Beşiktaş Kulübü’ne katıldı. Beşiktaşlı gençlerin kurduğu futbol takımlarını tek bir çatı altında toplamayı amaç edinen Şeref Bey’in girişimleri sonucu, Basiret Kulübü de Beşiktaş’a katıldı. Bu şekilde Futbol Şubesi, resmi olarak Kulüp’te faaliyete başladı.

Resul, Rıdvan, Behzat, Doktor Sabri, Şair Kazım, Sadi (Baltalimanı), Doktor Mehmet, Asım, Şeref, Doktor Ali ve Fahri’den oluşan ilk futbol takımının malzemelerinin masraflarını da İpekçi İhsan isimli bir sporsever karşıladı. Birinci takımın yanı sıra ikinci, üçüncü, dördüncü takımlarını da kuran futbol şubesi, Kulübümüz’ün Akaretler’deki bahçesinde futbol idmanlarını hızlandırdı. Böylece futbol Beşiktaş’ta bir anda 1 numaralı spor olmaya başladı. Ancak Balkan Savaşı’nın ardından Dünya Savaşı’nın da başlamasıyla Beşiktaş’ın sporcuları cephelere koştu ve spor faaliyetleri yok denecek duruma geldi.

16.07.2007
AZİZ NESİN

Bu ülkeye, yurda, memlekete, devlete, millete, vatandaşa, yönetene, yönetilene dair her şeyi yazdı, söyledi... Cehalet, yobazlık, taassup için hedefteki adamdı. Onu bahane ederek Sivas'ta insanlık ve din adına en büyük ayıbı, günahı işlediler. Tarih 2 Temmuz 1993 idi. Aymazlık, softalık, taassup, yobazlık hala ve daima iş başında. Yeni Aziz
Nesin'ler gerek...

30.06.2007
BASKIN ORAN

SESİMİZ BASKIN OLSUN!!!

RENGÂRENK TÜRKİYE ZENGİN TÜRKİYE’DİR

Devlet, vatandaşların farklı kimlikleri olduğu kabul etmelidir. Barış ve kardeşlik bu yolla sağlanır.

Gerçek demokrasilerde vatandaşlar etnik kimliklerini gizlemek zorunda kalmadan eşit olarak yaşar. Ne yazık ki Türkiye’de bugün milyonlarca vatandaşımız anadillerini ve kültürlerini geliştirme hakkından mahrumdur.

Gerçek laik düzende din ve mezhep farkları vatandaşların eşitliğini hiçbir şekilde etkilemez. Ne yazık ki Türkiye’de gayrimüslim vatandaşlarımız yabancı veya misafir muamelesi görmektedir. Alevi kimliği dışlanmaktadır. Türkiye gerçek anlamda laik değildir.

Çağdaş demokrasilerde kadınlar, karar organlarına eşit oranda katılırlar; erkek eline bakmazlar.

Eşcinsellere ayrımcılık yapılmaz; travestiler kamu yaşamından dışlanmaz.

HEPİMİZ HEPİMİZ İÇİN

Türkiye’de farklı diller konuşan, farklı dinlere, farklı mezheplere, farklı kültürlere mensup insanlar yaşar. Gerçek demokrasiler onların bir arada yaşamasına imkân sağlar.

Ne kendi vatandaşımızla çatışmak ne de başka ülkelerle savaşmak istiyoruz!

Vatandaşları birbirine düşman eden zihniyeti reddediyoruz.

Dışlanmış ve ezilmiş toplumsal kesimleri bu durumdan kurtarmak için daha fazla hak ve imkân sağlanmalıdır.

Türk Kürt’ü, Kürt Ermeni’yi, Ermeni Roman’ı, Roman Çerkez’i, Çerkez Alevi’yi, Alevi işsizi, işsiz eşcinseli savunacak. Hedef budur!

GERÇEK EŞİTLİĞİN SESİ

“Eziliyorum, dışlanıyorum, susturuldum” diyen herkesin; hukuk, adalet, demokrasi bekleyenlerin, özgür birey olarak yaşamak isteyenlerin sesini Meclis’e Baskın Oran taşıyacak.

Çıkar gruplarına değil mantığa, vicdana ve size bağlı bir milletvekili olarak sesinizi Meclis’te duyuracak.

Meclis’te sesin çıksın, sesin Meclis’te yankılansın.

KÜRT SORUNUNU İNSANİ YAKLAŞIM ÇÖZER!

Sokakta çalışan çocuklar, Güneydoğu’da boşaltılan köylerden göç eden Kürt ailelerinin yoksulluğunu ve mağduriyetini yüzümüze çarpıyor. Hiçbir sosyal güvence olmadan yerlerinden edilmiş insanların acılarına devlet yıllardır duyarsız kaldı. Bir an önce bu durum düzeltilmelidir.

Kuzey Irak’a, ABD ve oradaki Kürtlerin desteğiyle 27 defa operasyon yapıldı; bir sonuç alınamadı. 27 yıldır Güneydoğu’da şiddet ve çatışma hüküm sürüyor. Bu sorun, askeri yöntemlerle ve özgürlükleri kısıtlayarak çözülemez. Sivil ve barışçı bir yaklaşım gereklidir.

İnsan onurunu koruyan, sosyal ve siyasi hakları güçlendiren hamlelere ihtiyaç var. Şiddet ve terör ortamı böyle engellenir.

Yerel yönetimler düzeyinde çok dillilik ve kültürel hakların tanınması Kürt vatandaşlarımız için temel önemdedir.

Birbirimizin acılarını ve kaygılarını anlamalıyız. Silah, tehdit ve şiddetle sorunların çözülemeyeceği acı deneyimlerimizle anlaşılmıştır.

SİVİL ANAYASA LAZIM!

Siyasi krizlerden ve darbe tehditlerinden kurtulamıyoruz. Bunun temel nedeni, 12 Eylül Anayasası ve onun belirlediği hukuki çerçeve.

12 Eylül Anayasası topluma güvensizliği yansıtıyor. Yurttaşı değil, devleti koruyor. Askeri vesayeti pekiştiriyor. %!0 seçim barajıyla temsilde adaleti engelliyor. Yargı ve üniversite özerkliğine imkân vermiyor.

Bu Anayasa, siyasal yaşamın üzerine giydirilmiş bir deli gömleğidir.

Cumhuriyet, insan hakları ve demokrasiyi geliştirerek güçlenir; vatandaşa baskıyı geliştirerek değil! İnsan hakları, çağdaş yaşamın en temel göstergesidir.

Ne yazık ki, ülkemizde insan hakları ağır biçimde ihlal ediliyor. Toplumsal mutabakatla hazırlanacak yeni, sivil, demokratik bir anayasaya acilen ihtiyacımız var. Darbe anayasası değil, sivil anayasa!

Baskın Oran, Meclis’te hukuk devletini, demokrasiyi ve insan haklarını savunacak.

ABD EMPERYALİZMİNE HAYIR!

Bush yönetimi dünyanın başına beladır. ABD’nin komşularımıza müdahale etmesini kabul edemeyiz.

Terörü engellemek için Ortadoğu’da barışa; barış için Filistin devletinin gerçekten kurulmasına ihtiyaç var.

Dünyadaki adaletsizliğe karşı barıştan ve demokrasiden yana olan sivil hareketler direniyor.

Irak’a işgal kararını reddeden TBMM, bu çizgisini devam ettirmelidir.


EKONOMİ BÜYÜYOR AMA SORUNLARIMIZ DA BÜYÜYOR

Bu büyüme insan dostu değil!

Yoksulluk azalmıyor
- Çalışıp çabalayıp yoksul kalanlar artıyor.
- Nüfusun %26’sı göreli yoksulluk sınırı altında.
- Çocuklarımızı %34’ü yoksul aile çocukları.
- Kendi hesabına çalışan kadınların %32’si yoksul.

Bu büyüme emek dostu değil!

Sendikalar öcü sayılıyor; taşeronlar marifetiyle çalışanların sosyal hakları yok ediliyor. Emekçi, emekçinin rakibi kılınıyor. İşçi işçinin kurdu yapılmak isteniyor.
Üniversite mezunu, işsiz; işçi, sendikasız; çalışan sigortasız; köylü, çaresiz.

Bu mudur ekonomik büyüme?

BU BÜYÜME ÇEVRE DOSTU DEĞİL

- Sera gazı emisyonunun en hızlı arttığı ülkeyiz.
- Göllerimiz kuruyor.
- İklim değişikliği dünyada belki milyarlarca insanı, birçok canlı türünü yok edecek.
- Bu felaketler en başta yoksulları etkileyecek.
- Bir an önce enerji tasarrufuna yönelik önlemler almalıyız; enerji verimliliğini sağlamalıyız, yenilenebilir enerji kaynaklarını değerlendirmeliyiz.
- Susuzluk İstanbul’da hayatı tehdit ediyor.
- Depreme karşı kapsamlı tedbir alınmıyor. Yüz binlerce İstanbullunun hayatı tehlikede.

Bu Büyüme Kültür Dostu da Değil

İstanbul ile ilgili kentsel projeler, yaşayanların hayatlarını kolaylaştırmaya yaramıyor; kâr ve rant hırsına peşkeş çekiliyor. Kentimizin simge yapıları gökdelen ve çarşı projelerine kurban ediliyor. Kültürle ilgili kamu kurumları çalışmaz hale getirildi.

Baskın Oran, İstanbul’da yoğunlaşan bu sorunların takipçisi olacak.

HER ŞEY SATILIK!

Kentimiz satılıyor! İstanbul, “kentsel proje” adı altında talan edilip dev bir alışveriş merkezine dönüştürülüyor.
Çocuklarımız satılıyor! Yarış atı haline getirilen çocuklarımız okuyabilmek için dershaneleri besliyor; aileler özel okullara milyarlar akıtıyor.
Sağlığımız satılıyor! Kamu sağlık kurumları çökertildi. Sağlık, bir insan hakkı değil, alınıp satılır bir piyasa malı haline getirildi.
Kontrolsüzce çoğalan özel hastaneler, birer para kapma yuvası haline dönüşüyor.

Baskın Oran, ekonominin amacının paraya, borsaya ve IMF’ye değil, insana hizmet olduğunu Meclis’te savunacak.

BİREY’E DOKUNULMAZ!

Kamu görevlisinin kılık kıyafeti devletin kurallarına bağlıdır. Vatandaş bu kuralların dışındadır!

Kamu hizmeti alan ve kamu hizmeti veren ayrımını herkesin anlaması lazım!

Türban takan üniversite öğrencisi hizmet alan kişidir; eğitim hakkı engellenemez!

İnsan’ın üzerinde devletin ve cemaatin tahakkümü kabul edilemez.

"Bendeniz, Baskın Oran. Sadece hoca oldum. Siyasetçilik yapmadım, yapmaya niyetim yok. Hiçbir partiden değilim, olanlara girmeye niyetim yok."


19.06.2007
MURAT ŞAHİN

Gönlümüzün kalecisi
17.06.2007
MANTIKSIZLIK

Mübarek transfer mevsimi dolayısıyla sitemiz zihinsel tadilattadır. Birgün bayram olursa her türlü fikre açığız. Paket siparişimiz devam etmektedir. Pazar Kayseri mantıksızlığı günümüzdür.
07.06.2007
CHAVES

Post-Modern zamanların muhalifi... Washington'dan Vatikan'a, IMF'ten Dünya
Bankası'na herkese karşı... Sözle, eylemle üstüne üstlük parasıyla, para
kaynaklarıyla her şeye, herkese karşı... Halkı hariç!

22.05.2007
AŞIK MAHZUNİ ŞERİF

Yazıya başlarken karmaşık duygular içerisindeyim. Nedenini şöyle
anlatabilirim: Ben ne şanslı bir insanım ki Mahzuni Şerif'i, Nesimi Çimen'i,
Neşet Ertaş'ı gördüm, dinleme fırsatı buldum. Ne şanssız bir insanım ki, Pir
Sultan Abdal'ı, Karacaaoğlan'ı, Dadaloğlu'nu, Aşık Daimi'yi ve daha nicelerini
göremedim.

Mahzuni Şerif Anadolu topraklarının öfkesini, sevdalarıyla örüp söylerdi. Pir
Sultan kadar isyankar, Karacaoğlan kadar sevdalıydı

Yüzyıla damgasını vuran Mahzuni Şerif 1939 yılında Maraş'ta doğdu. 17 Mayıs
2002 yılında yaşama gözlerini yumdu. Bu yıl Mahzuni'nin 5. ölüm yıldönümü.
Aşık Mahzuni, geçen bu beş yıl sonunda da toplumdaki diriliğini, olanca gücüyle
korumaktadır. O bıraktığı eserlerle büyük çoğunluğun beyninde, gönlünde ve
dilinde halen olanca canlılığıyla yaşamını sürdürmektedir. Kuleli Askeri
Lisesi'nde okurken, muhalif görüşleri nedeniyle ordudan atılır. 1961 yılında,
Mahzuni ait olduğu alanda (yani halk ozanlığı alanında) eserler üretmeye
başlar. O günden sonra yüzlerce plak ve kaset yapmaya başlar. Mahzuni Şerif
daha 10 yaşındayken amcası Aşık Fezali'den (Behlül Baba) saz çalmayı öğrenir.
15 yaşından itibaren şiirler yazmaya, türküler söylemeye başlar. O dönemlerde
Mahzuni daha çok usta malı eserler okur. 1955'lerden itibaren kendi eserlerini
üreterek ozanlık işlevini yüklenir. Mahzuni o tarihten ölene kadar bu
misyonunu, hiç ödün vermeden onurlu bir şekilde sürdürmüştür. Mahzuni yaklaşık
45 yıllık ozanlık dönemine; 450 adet 45'lik plak, 10 adet longplay; 65 kaset
sığdırmış ve doğaçlama yaptığı eserlerle birlikte yaklaşık 20 bine yakın şiir
ürettiğini belirtmiştir. Mahzuni, Dolunaya Tül Düştü isimli kitabında bu
bilgiyi vermiştir. Doğal ki önemli olan yazdığı şiir adedi, söylediği
türkülerin niceliği değildir. Bu eserlerin içeriğidir


Hakkında yazılan ve yazdığı kitaplar ile de, uluslararası edebi tartışmalara
konu olur, 1998 yılında dünyanın, yaşayan üç büyük ozanı arasında birinci
sırayı alır. Mahzuni Şerif'in yaşam görüşü, dünyaya, evrene, topluma ve insana
bakışını; dünyayı, evreni, toplumu ve insanı yorumlayışını anlayabilmek için,
onun eserlerine şiirlerine ve yorumlarına bakmak gerekiyor. Mahzuni'nin
eserlerini incelediğimizde hümanist anlayışın onun en belirgin yönü olduğunu
görürürüz. Geleneksel halk şiirini ve halk ozanlığını süzgeçten
geçirdiğimizde, büyük ozanlarımızın hemen hepsinde belirlediğimiz ortak
yanların çok olduğunu görürüz. Bu ortak yanların; hümanist olmaları, dinin
özüne, içeriğine inanmaları, şekilsel inancı dışlamaları, bilimi önder
görmeleri, aklın ve vicdanın özgürlüğünü savunmaları, Allah'a sevgiyle
yönelmeleri, barışı, dostluğu, güveni, eşitliği kardeşliği, bütünlüğü vb.
savunmaları, aklı ve mantığı düşüncelerinin ana kaynağı saymaları, haksızlığa
başkaldırmaları, mazlumun yanında yer almaları vs görürüz. Ozanlarımızın böyle
erdemli değerleri savunmalarının maddi ve tinsel kaynaklarını Anadolu'nun
kültürel kalıtında aramak gerekmektedir.

Erhan Öztürk

15.05.2007
İBRAHİM HACIOSMANOĞLU

Başkan Nuri Albayrak, İbrahim Hacıosmanoğlu’nun, Ali Koç hakkında yaptığı açıklama nedeniyle kulübün internet sitesinde özür niteliğinde bir açıklama yayınlattı.
Trabzonspor Kulübü Başkan Yardımcısı İbrahim Hacıosmanoğlu, Fenerbahçe Kulübü Asbaşkanı Ali Koç ile İlgili Sert Açıklamalarının Şahsi Görüşleri ve Düşüncesi Olduğunu Belirterek, "Hiçbir Şeye Tepki Gösterme, Koyun Gibi Dur" Dedi.

Hacıosmanoğlu, söylediği sözlerin harfiyen arkasında olduğunu belirterek, 'Dün ne söylediysem, bugün ne söylediysem, yarın da aynı şeyleri söyleyeceğim. Büyük takımı sessiz durma politikasıyla yönetemezsin. Sen rakiplerinin kullandığı üslupları bertaraf etmek zorundasın. Biz onların çirkinliklerini kamuoyunun önüne seriyoruz” diye konuştu.

Trabzonspor'un şampiyonluk yarışında olmadığını ama şampiyonluk yarışına etki edecek maçlarının bulunduğunu ifade eden Hacıosmanoğlu, şunları söyledi:

"Kullanılan kelimeler bizleri de rencide ediyor. Cevabını vermek zorundayız. Ali Koç, son 4 haftaya 9 puan farkla giremezsek şampiyon olamayız diyorsa o maçlardan biri Trabzonspor maçıysa demek ki bizi de zan altında bırakıyor. Demek ki bizim için de bir takım şeylere işaret ediyor. Ona cevabını vereceksin. Vermek zorundasın. Vermiyorsan o zaman bu kurumlarda, bu koltuklarda oturmayacaksın. Gideceksin işinin başında oturacaksın."

Biz de Sayın Hacıosmanoğlu'nun sözlerine güveniyor ve sözlerinin sonsuza dek arkasında duracağına inanarak kendisini alkışlıyoruz.

11.05.2007
DENİZ GEZMİŞ

"Baba,
Mektup elinize geçmiş olduğu zaman aranızdan ayrılmış bulunuyorum. Ben ne kadar üzülmeyin dersem yine de üzüleceğinizi biliyorum. Fakat bu durumu
metanetle karşılamanı istiyorum. İnsanlar doğar, büyür, yaşar, ölürler. Önemli
olan çok yaşamak değil, yaşadığı süre içinde fazla şeyler yapabilmektir. Bu
nedenle ben erken gitmeyi normal karşılıyorum. Ve kaldı ki benden önce giden
arkadaşlarım hiçbir zaman ölüm karşısında tereddüt etmemişlerdir. Benim de
tereddüte düşmeyeceğimden şüphen olmasın. Oğlun ölüm karşısında aciz ve
çaresiz kalmış değildir. O bu yola bilerek girdi ve sonunun da bu olduğunu
biliyordu. Seninle düşüncelerimiz ayrı,ama beni anlayacağını tahmin
ediyorum. Sadece senin değil, Türkiye'de yaşayan Türk ve Kürt halklarının da
anlayacağına inanıyorum. Cenazem için avukatlarıma gerekli talimatı verdim.
Ayrıca savcıya da bildireceğim. Ankara'da 1969'da ölen arkadaşım Taylan
Özgür'ün yanına gömülmek istiyorum. Onun için cenazemi İstanbul'a götürmeye
kalkma. Annemi teselli etmek sana düşüyor. Kitaplarımı küçük kardeşime
bırakıyorum. Kendisine özellikle tembih et, onun bilim adamı olmasını
istiyorum. Bilimle uğraşsın ve unutmasın ki, bilimle uğarşmak da bir yerde
insanlığa hizmettir. Son anda yaptıklarımdan en ufak bir pişmanlık
duymadığımı belirtir, seni, annemi, ağabeyimi ve kardeşimi devrimciliğimin
olanca ateşiyle kucaklarım.
Oğlun Deniz Gezmiş
6 Mayıs 1972,Merkez Cezaevi "

04.05.2007
İŞÇİ SINIFI

"İşçisin sen, işçi kal" dan başka şey duymamışçasına el emeğini, alın terini
satar bunca zamandır. Hala aklına gelmez ''Neden hakettiğini ve hukuktan
mahrum olduğunu'' kendi kendine sorup değiştirmeye çalışmak...

30.04.2007
ALDIRMA GÖNÜL ALDIRMA

Edip Akbayram başlangıçtan itibaren ne yapmak istediği şöyle açıklıyordu: "Kalıcı bir şeyler yapmak istiyordum. Fikret Kızılok ve Cem Karaca'nın Anadolu ezgilerini pop çizgisinde söylemelerini örnek olarak aldım. Renk ve çizgide tamamen bir Edip Akbayram olarak geliştirdim. Toplumcu müzik yapmak istedim. Müziğimde geniş halk kitlelerinin yaşamı, sorunları olmalıydı. Ancak sivri, ucuz kahramanlıklardan da uzak durmaya çalıştım. İnançlarımdan, düşüncelerimden, politikamdan taviz vermeden, müzik tekniğinden yararlanarak, sorunlu, yoksul, geniş halk kitlelerine ulaşmak, daha çağdaş bir şeyler yapmak istiyordum."
Cumhuriyet mitinginde Edip Akbayram'ın Aldırma gönül aldırma dediğinde bir milyon aynı şarkıyı söyledi. Tolga Çandar da Ege türküleri söyledi. Daha ne olsun?

21.04.2007
YAŞAMINDA ENGEL TANIMAYANLAR

Kolunuz, bacağınız, elleriniz yoksa ne yaparsınız?
İşte onlar. Hayatında engel tanımayanlar. Serdar Bilgili’nin objektifine cesurca poz verdiler. Birisi kolları olmadığı halde yağlı boya resim yapıyor. Diğeri piyano çalıyor. Daha fazlası Beşiktaş Basketbol takımında kartal yürekleriyle başarıdan başarıya koşuyor.
Yaşamında engel tanımayanlar, haftanın değil, yüzyılların İrlandalısı…
www.engellereragmen.com

09.04.2007
Prof. THANOS VEREMIS

Türklerin her zaman canavar gibi gösterilmelerine karşı çıktı, Yunan çocukların hem gerçekleri öğrenmesi hem de beyinlerinin Türkler ile ilgili olan her şeyin kötü olduğu teziyle yıkanmaması gerektiğini savundu.
Mikis Teodorakis’in de aralarında bulunduğu birçok aydın kendisini şiddetle eleştirdi.
Yunanistan ve Kıbrıs’taki yobazlar ve neo faşitler ayağa kaktı.
Söyledikleri hoşumuza gittiği için değil, sürüden ayrıldığı için haftanın İrlandalısı…

02.04.2007
HALUK ÇUBUKÇU

Vestel Manisaspor Başkanı Haluk Çubukçu sahasında yaşanan olaylar için bahane aramadı, suçlu aramadı, çıktı adam gibi özür diledi. Kendisini kutluyoruz...
20.03.2007
LATİF DEMİRCİ - BEHİÇ PEK - MUHLİS BEY

Muhlis Bey geri döndü!
Bir, hatta birkaç kuşak Muhlis Bey'le büyüdü. Bir dönemler, ortalık Muhlis Bey gibi konuşan, hatta Muhlis Bey gibi saçmalıklar yapan gençlerle doluydu. Sevgililer romantik şeyler konuşurken, birbirlerine Muhlis Bey gibi şımarırlardı. Behiç Pek ve Latif Demirci'nin yarattığı bu müthiş karakter, o günlerdeki nüfusta bile tirajı 500 bini bulan Gırgır'ın en ağır topu olmuştu. Evet, Muhlis Bey, kanlı canlı, aramızda yaşayan bir karakterdi. Memleketin en acayip gazetecisiydi o. Fenerbahçe'yi tutar, Turgut Özal'a hayranlık besler, köpeklerden son derece korkardı. 80'li yıllar Muhlis'li yıllardı.

13.03.2007
ATİLLA GÖKÇE

Bana ödev düşüyor
Elbette yaşadığım bu macera bende farklı duygular yarattı.
Örneğin Beşiktaşlı İbrahim Akın''a zaman zaman çok yüklenmiş, Lig TV''de, SKY Türk''de ve Milliyet''te "Ne kadar dayanıksız, ne kadar güçsüz. Her adımda kendini yere atıyor. Bu İbrahim slow dans yaparken bile düşer" demiştim.

Konya maceram sırasında hatırladım ki İbrahim Akın da müthiş bir orta kulak iltihabı kurbanıydı... Ameliyat olmak zorunda kalmış, o nedenle uzun süre form tutamamış, kariyerinde önemli kayıplara uğramıştı.

Şimdi bana bir ödev düşüyor...
Oğlum yaşındaki bu delikanlıdan özür dilemeliyim. Sağlık sorunlarını dikkate almadan yaptığım o züppece "Dans ederken bile düşebilir" eleştirisini geri almalıyım.
Beşiktaş Konya''dan puan alamadı ama ben dersimi aldım.
Ah, bir de şu İbo''nun gönlünü alabilsem!
Ne dersin İbrahim?

22.02.2007
HAYRETTİN KARACA

Herkes kuruturken o yeşertti. Herkes keserken o dikti. Herkes götürürken o yeniden var etti.
14.02.2007
İTALYA FUTBOL FEDERASYONU

Ne "Bunlar münferit olaydır." Dediler. Ne de "Bir kaç kendini bilmezin yaptığı bu hareketler topluma mal edilemez." Dediler. Yağmuru herkesin üzerine yağdırıp "Bu toplumsal bir sorundur böyle olunca da bu toplumun maç seyretme hakkı yoktur." Dediler. Özlemimiz böyle bir federasyona memleket sınırları dâhilinde de rastlamaktır.
07.02.2007
ÖMER MADRA

Medyanın gitgide tekelleştiği, gitgide daha büyük bir “kitle imha silâhı”na dönüştüğü, ‘enformasyon’un zihinleri zehirlediği ürkütücü bir ortamda 94.9 Açık Radyo'da temiz hava solumamıza olanak verdiği ve bu günlerde mecburiyetten popüler hale gelen KÜRESEL İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ hakkında, 1995'den bu yana avazı çıktığı kadar bağırdığı için haftanın İrlandalısı olmayı hak etmiştir.
02.02.2007
HRANT DİNK

Ne İsa’ya yaranabildi, ne Musa’ya. Zor işti memlekette adam olması. Oldu. Katledildi. Lanet olsun! Dink’in yolu açık olsun…

23.01.2007
ANKARAKARTALSPOR

Temelleri Anadolu Beşiktaşlılar Derneği tarafından atılan Spor Okulu, 2003 yılında profesyonellere devredildi. BJK Ankara Spor Okulu uluslararası ve yurtiçi karşılaşmalarda yarışabilmek için kulüp haline getirilerek ANKARAKARTALSPOR adını aldı. Bugün 5 dalda 200’den fazla sporcusuyla hizmet veren ANKARAKARTALSPOR, futbolda amatör kümede U18‘de savaşıyor ve Cimnastik dalında Türkiye şampiyonluklarının yanı sıra Dünya şampiyonlarına katılıyor.

Balıkesir’de yapılan Cimnastik Türkiye Şampiyonası’nda Ankarakartalspor şampiyonluk kürsüsüne çıktı. Aynı şampiyonada Beşiktaş JK 3. lük kürsüsündeydi.

Ankarakartalspor ve BJK Ankara Spor Okulu’nu kutluyor, başarılarının devamını dliyoruz.

08.01.2007
FRANCESCO BORELLI

İtalyan Savcı hiç kimsenin yapamadığını yapıp, hem kendisinin, hem de ülkesinin sporunun onurunu kurtardı. Juventus 2. kümeye düştü, Milan ve Inter’in puanları silindi. Bizim ülkemiz de dahil olmak üzere, 3'erli kümeler halinde dünyanın dört bir tarafında dolaşan maymunlara verdiği ders ayakta alkışlanacak cinstendi... Kendisi İrlandalılar olarak ayakta alkışlıyoruz...
31.12.2006
78'LİLER GİRİŞİMİ

Ülkemizde de işkencelerden, darbeci generallerden hesap soran ve cunta rejiminin peşini bırakmayanlar var. 78'liler Girişimi, 13 Aralık günü saat 12.00'de Taksim Gezi
Parkı'nda bir basın toplantısıyla Erdal Eren dosyasını açıyor. Bildirilerini
birlikte okuyalım: "Yakın tarihimizin en önemli toplumsal kırılmalarından
biri olan 12 Eylül askeri darbesi, kitlesel tutuklamaları, işkenceleri,
sosyal ve kültürel yaşam üzerindeki baskıları kadar idamlarıyla da tarihin
kara sayfalarındaki yerini aldı. Bilançosu kabarık, bedelleri çok ağır bir
travmaydı 12 Eylül... Fiili durum bir yana resmi rakamların anlattığı şeyler
bile insanın tüylerinin ürpermesine yetiyor. Resmi rakamlara göre darbe
yönetimi döneminde 650 bin kişi gözaltına alınarak işkenceli sorgulardan
geçirildi.
1 milyon 683 bin kişi fişlendi.98 bin 404 kişi örgüt üyeliğinden
yargılandı.
21 bin 764 kişi örgüt üyesi olmaktan hüküm giyerek işkence ve
baskının yaşam biçimi olarak örgütlendiği cezaevlerinde yıllarını
geçirdiler. 171 kişi sorgularda ve cezaevi işkencelerinde can verdi. Yedi bin
kişi hakkında idam cezası istendi. Vatandaşlıktan çıkarılanları, ömür boyu
vatandaşlık haklarından men edilen yüz binlerce insanı saymıyoruz.
"Asmayalım da besleyelim mi?" Darbeci generallerin başı Kenan
Evren'in tarihe geçen bu sözü, 12 Eylül felsefesi ve zihniyetinin yorumsuz
bir özetiydi.
Bu zihniyet sonucu 50 kişi darağaçlarında can verdi. Bu idamlar
içinde bir idam vardı ki, 12 Eylül zihniyetinin şiddeti ve hukuksuzluğu
nerelere vardırdığının çıplak göstergesi olması açısından tarihsel bir ibret
vesikasıdır.
13 Aralık 1980... Karanlık bir tarih bu tarih... Acılı bir
tarih... Bir halkın utanç günü olarak anılması gereken bir tarih... Bu
tarihte darbe mahkemelerinin kararı mucibince henüz on yedisinde bir gökçe
fidan, Erdal Eren darağacına gönderildi. Dava dosyasındaki boşluklar ve
yasal çarpıtmalar bir yana, yasalar önünde bile reşit kabul edilmeyen bir
genci darağacına göndermekte beis görmedi darbe rejimi.

12.12.2006
BALTAZAR GARSON

İspanya’da olmasına rağmen; Eski Şili diktatörü Pinochet hakkında uluslararası tutuklama kararı çıkarttı. Henry Kissinger'i Şili darbesiyle ilgisi olduğu için yargılamaya çalıştı. ABD hükümetini, Guantanamo'daki uygulamalarından dolayı eleştirdi, Irak Savaşı'na karşı kampanya yürüttü. Silvio Berlusconi hakkında durdurulan vergi yolsuzluğu davasının tekrar açılmasına karar verdi.
11.12.2006
İRLANDALI, MİRLANDALI YOK!

Bu aralar herkes eyyamcı, idare-i maslahatçı, sinik, silik ve de üzerindeki ölü toprağından ziyadesiyle memnun... İrlandalı, mirlandalı yok! Aslında memleketin manzara-i umumiyesinde değişen bir şey yok!

Hayırlara vesile olması dileğiyle... İyi uykular sevgili güzel yurdum...

05.12.2006
VEDRAN RUNJE

Beşiktaş’a geldiği günden beri eleştirildi. Islıklandı ve yuhlandı.
Buna karşın hep sustu. Tepkilere olgunluğu ile yanıt verdi. ‘’Bir kaleci bir veya birkaç maç ile değil, sezondaki performansı ile değerlendirilmelidir.’’ Dedi. Son iki maçta yaptığı kurtarışlarla ‘’Runje, Runje’’ Oldu. Trübüne çağırdılar; ‘’Ben tribün yalakası değilim.’’ Dercesine gitmedi. Kendisine gol atan rakip oyuncuyu kutladı. Gerçek bir profesyonel örneği verdi.

27.11.2006
ÜSKÜDAR AŞIKLARI

Üsküdar’da içki yasağına protesto
Üsküdar Belediyesi’nin sahilde içki içmeyi yasaklamasına karşı çıkan 500 kişilik bir grup Salacak Sahili’nde toplanarak protesto yaptı.
Cumhuriyet gazetesi yazarı Deniz Som ve ressam Bedri Baykam’ın da aralarında bulunduğu yaklaşık 500 kişilik grup, Üsküdar Belediyesi’nin encümen kararıyla halka açık yerlerde içki içenlere para cezası kesmesi ve adlarını belediyenin internet sitesinde yayınlamasını protesto etti. Protestocular, Kız Kulesi’nin karşısındaki “Sahilde İçki İçmek Yasaktır” yazılı tabelanın yanında ellerinde içki şişeleri ve kadehleriyle toplandı. Gösteri sırasında adı Bilal Ç. olarak açıklanan bir kişi Deniz Som’a yumrukla saldırdı.
Deniz Som, beraberindeki eşi Harika Som ve yanındakilere şarap ikram ettikten sonra yaptığı açıklamada, “Şeriat usul usul geliyor. Fakat bendeniz bir yurttaş olarak, ülkemi ortaçağ karanlığına sürüklemek isteyenlere artık başkaldırıyorum ve yedi kuşak Üsküdarlı olarak meydan okuyorum. Eşimle birlikte, elimde bir şişe şarap ve kadehlerle buradayız” diye konuştu.
'BALIK TUTAN VATANDAŞA AYYAŞ MUAMELESİ YANLIŞ’
Deniz Som içki içenlerin isimlerinin internet ortamında teşhir edilmesiyle ilgili şunları kaydetti: “Burası benim büyüdüğüm yer. Gelip, ‘içki içmek yasaktır’ tabelasının altında eşimle birlikte yarım şişe içki içmeye karar verdim. Türkiye Cumhuriyeti’nde içki içmek yasak değil. Böyle bir kanun çıkartamadılar. Çeşitli fırsatlar yaratarak yönetmelik maddeleri ile böyle ortam yaratıyorlar. Ayyaşlara, çevreyi rahatsız edenlere ben de karşıyım. Balık tutarken bira içen insana hesap soruyorlar.”
‘MESELE İÇKİ DEĞİL, YASAKÇI ZİHNİYET’
Bedri Baykam da Türk halkının aydın ve demokrat kesiminin, içki içmeyi sevsin sevmesin bu yasaklara izin vermeyeceğini belirterek, “Bu gösteri, ortaçağ zihniyetinin özgürlüklere ve yaşam tarzlarına müdahale etme cüretine karşı Türk halkının direncinin kanıtıdır. Bu küstahlık hakkını kendinde bulup, yaşam tarzımıza şeriatçı anlayışı getirmek isteyenlerin sonu hüsran olacak” dedi.

Bu arada, adının daha sonra Bilal Ç. olduğu öğrenilen bir kişi, gazeteci Deniz Som’a yaklaşarak yumruk attı. Çevrede önlem alan polis, gruptakilerin darp ettiği bu kişiyi gözaltına aldı.
Kaynak: ntvmsnbc.

Bedri Baykam ile işimiz olmaz. Deniz Som ve arkadaşlarına selamlar

25.11.2006
ÖLÜMÜN KIYISINDA BİR AVUKAT

F Tipi cezaevlerindeki koşulların değişmesi için ölüm orucuna giden avukat Behiç Aşcı, kritik döneme girdi. Aydınlar, "Adalet Bakanı'nın bir sözüyle sorun çözülür" diyor.
F Tipi cezaevlerinde uygulanan hücre sistemini protesto eden Avukat Behiç Aşcı, ölüm orucunda 228. günü geride bıraktı. Doktorların kritik bir döneme girdiğini ve her an "ölebileceğini" söylediği Aşçı, F tipinde yaşanan sorunun, hükümlülerin de kabul ettiği "üç kapı üç anahtar" yaklaşımıyla çözülebileceğini söylüyor.
Şişli'de bir evde 228 günden beri sadece su içen Aşcı, dokuz kişinin bir araya gelmesine izin verilmesi durumunda sorununun çözülebileceğini savunuyor. Bir avukat olarak Adalet Bakanlığı'nı harekete geçmeye çağırıyor.
Avukat Behiç Aşcı ölüm orucuna başlarken; ‘’Avukatlık da çeşitli şekillerde yapılabilir. Kimileri meslek olarak kabul eder, para kazanma amacındadır. Ben avukatlıktan önce devrimci kimliğimin daha önemli ve belirleyici olduğunu düşünüyorum.’’ Demişti.

19.11.2006
MATIAS EMILIO DELGADO

Beşiktaş Jimnastik Kulübü'nün muhteşem yönetiminin, Sivasspor maçı
sonrasındaki dahiyane çözümü, gece gündüz Ümraniye Tesisleri'ne
kapanmaktı. Bu işin adı da kampa alınmak. Biz medyanın yalancısıyız, Delgado
"Yatıla okula değil profesyonel bir futbol takımına geldiğimi sanıyordum."
Demiş ve evine gitmiş. Nasıl olsa kimse bir şey anlamamıştır bu laflarından ve eyleminden. Anlaşılması ve ders olması dileğiyle…

13.11.2006
RIDVAN AKAR

Yurtdışında çalışan emekçilerin birikimlerini, dini duygularını sömürmekten hiç çekinmeden, partileriyle, örgütleriyle, camileriyle, tarikatlarıyla, medyalarıyla hortumlayan holdinglerin korkulu rüyası oldu. İslami sermayenin şifresini çözmek için Avrupa’da gitmediği ülke kalmadı. Holdingzedelerle teker teker konuştu programlarında yayınladı, yazdı ve acı bir trajediyi gözler önüne serdi. Gündemde tuttu.
Çocuğuna Kartal ismini koyacak kadar koyu bir Beşiktaş taraftarı. Basın kartı olmasına rağmen, maçlara parasını ödeyerek aldığı biletle gidip, kapalı tribünde yerini alacak kadar da iyi bir gazeteci.

04.11.2006
Tommie Smith, John Carlos ve Peter Norman

1968 Olimpiyatları. İki siyah Amerikalının madalya kürsüsündeki yumruklu protestosu ve yine Amerikalı atlet Bob Beamon'ın eski rekorunu 55 santim geçerek kırdığı inanılmaz 8,90 metrelik uzun atlama rekoru. 200 metrede altın ve bronz madalya kazanan Amerikalı iki siyah atletin, Tommie Smith ve John Carlos'un siyah deri eldivenli yumrukları havada, başları önde posteri yıllarca hayal dünyamızı ve asıl oda duvarlarımızı süslemişti. Şeref Kürsüsündeki 2. atlet Avustralyalı Peter Norman.
Bu atlet geçen hafta öldü. Konunun tekrar gündeme gelmesinin sebebi budur.
Mexico City'de 200 metre finali koşulmuş. Amerikalı (siyah) atletler Tommie Smith ile John Carlos birinci ve üçüncü gelirken, ikinciliği Avustralyalı (beyaz) Peter Norman kazanmış.
Madalya törenini beklerken, Carlos, Peter Norman'ın yanına giderek eylem planlarını açıklamışlar. O günler için müthiş bir provokasyondu bu: Amerika'daki ırk ayrımcılığını ve siyahlara reva görülen fakirliği ve ikinci sınıf vatandaşlığı protesto edecekler...
Ama nasıl? Fikir Norman'dan geliyor: bir çift siyah deri eldiven buluyorlar; sağ tekini Tommie, sol tekini John eline geçiriyor; fakirliği sembolize etmek için çıplak ayakla kürsüye çıkıyorlar; başları kederle öne eğik, sıkılı yumruklarını havaya kaldırıyorlar. Önlerinde duran beyaz atlet Peter Norman'ın göğsünde de dayanışma belirtisi «İnsan Hakları İçin Olimpiyat Projesi Hareketi» kokartı var.
Amerikan millî marşı dinlenirken plan uygulanıyor.
Amerikan Olimpiyat Komitesi iki siyahın spor kariyerini o saniye bitirdi. Eylem amacına ulaşmış, Amerika'daki zenci azınlığın durumu dünya gündemine girmişti. Smith ve Carlos spor hayatlarını (ve buna bağlı olarak geleceklerini) feda etmişler, ama dünya tarihine geçmişlerdi. Dünyadaki yüz milyonlarca ezilmiş insanın ve bütün siyahların ilahı haline gelmişlerdi.
Ya Avustralyalı beyaz Peter Norman? Norman'ın da hayatı kararmış. Tommie Smith diyor ki:
– Peter, bir beyazdı. O günlerde siyahların haklarını savunma cesareti gösteren, onurlu ve belkemiği sahibi beyaz çok azdı. Peter, Avustralya'ya döndüğünde kimse yüzüne bakmadığı gibi, herkes tarafından yargılandı. Onun da atletizm kariyeri bitti, o da spor çevrelerinden dışlandı. Tehditler, işsizlik ve tecrit nedeniyle öyle sıkıntılı günler yaşadık ki, üçümüzün de ilk evliliği bu yüzden sona erdi.
Avustralya Devleti Norman'ı ölene kadar affetmemiş ama... İki amerikalı ve bir Avustralyalı 'lanetli' atletin o gün başlayan «eylem kardeşliği» ve dostlukları ömür boyu sürmüş.

24.10.2006
Ernesto Guevara de la Serna

9 Ekim, 1967

Che Guevara ya da el Che, olarak bilinir. Guevara, Arjantin doğumlu doktor, Marksist, politikacı ve Küba ile Enternasyonalist gerillaların lideriydi. Tıp eğitimi alırken Latin Amerika’yı baştan başa dolaştı ve bu sayede birçok insanın karşı karşıya kaldığı yoksulluğu doğrudan gözlemleyebildi. Bu deneyimler sonucunda bölgedeki ekonomik eşitsizliği çözmenin tek yolunun devrim olduğuna ikna olarak Marksizm’i incelemeye başladı ve Başkan Jacobo Arbenz Guzmán'ın önderliğinde Guatemala’nın sosyal devrimine katıldı.
Bir süre sonra 1959 yılında Küba’da yönetimi ele geçiren Fidel Castro’nun askerî nitelikli 26 Temmuz Hareketi’nin bir üyesi olmuştur. Yeni hükümette çeşitli önemli görevlerde bulunduktan, gerilla savaşı teorisi ve uygulamaları üzerine makaleler ve kitaplar yazdıktan sonra diğer ülkelerdeki devrimci hareketlere katılmak üzere 1965 yılında Küba’dan ayrıldı. İlk olarak Kongo-Kinşasa’ya (sonraları Kongo Demokratik Cumhuriyeti) daha sonra da CIA ve Amerikan Ordusu Özel Harekât Birlikleri’nin ortak operasyonu sonrası yakalanacağı Bolivya’ya gitti. Guevara 9 Ekim 1967’de Vallegrande yakınlarındaki La Higuera’da Bolivya Ordusu’nun elinde iken öldü. Son saatlerinde yanında bulunanlar ve onu öldürenler, yargısız infaz sonucu öldürüldüğüne tanıklık etmişlerdir.
Ölümünden sonra Guevara dünya üzerinde sosyalist devrimci hareketlerin sembolü haline gelmiştir. Guevara’nın Alberto Korda tarafından çekilen fotoğrafı "dünya üzerindeki en ünlü fotoğraf ve 20. yüzyılın sembolü" olarak nitelenmiştir.

20.10.2006
SERDAR TAŞÇI

Türkiye liglerinde ve Türk Milli Takımında Almanya'da yetişmiş bir çok adam var ve bunlar ama öyle ama böyle saha içinde ve dışında farklılar. Serdar Taşçı ‘’Toprak ekenin, su kullananın. Beni kim yetiştirdiyse, bana topçu olma imkânlarını kim sunduysa, hangi yaşam kültüründen geliyorsam onun adamıyım.’’ dercesine Alman milli takımını seçti.
Serdar Taşçı medyaya yaptığı açıklamada; ''Hangi ülkenin milli takımında oynayacağım konusunda karar vermek kolay olmadı. Uzun uzun düşündükten sonra Almanya Futbol Federasyonu (DFB) lehine karar verdim. Almanya'nın genç takımlarında oynadım. Almanya benim futbol vatanım. Bu yolda devam etmek istiyorum'' dedi.

13.10.2006
HER ZAMAN İRLANDALI

Hayat bize mutlu olma şansı vermedi Sevgili. Biz kendimizden başka herkesin
üzüntüsünü üzüntümüz, acısını acımız yaptık çünkü... Dünyanın öbür ucunda,
hiç tanımadığımız bir insanın gözyaşı bile içimizi parçaladı. Yüreğimizin
yufkalığı kimi zaman bizi zayıf yaptı. Aslında ne güzel şeydir insanın
insana yanması Sevgili. Ne güzeldir bilmediğin birinin derdine üzülebilmek ve
çare aramak. Ben bütün hayatımda, hep üzüldüm, hep yandım. Yaşamak ne
güzeldir be Sevgili! Sevinerek, severek, sevilerek ve düşünerek. Ve o
vazgeçilmez sancılarını duyarak hayatın... Bir gün seninle oturabilecek
miyiz sevgili? Oğlumuz koşacak mı kırlarda, görecek miyiz; bir kuzu için
ağlayacak mı?
Hasretle öperim...
Yılmaz Güney'in Fatoş Güney'e yazdığı bir mektup...
Selimiye/10 Temmuz 1972

06.10.2006
ALTIN PORTAKALLI YÖNETMEN ZEKİ DEMİRKUBUZ

C Blok, Masumiyet, Yazgı, İtiraf, Bekleme Odası ve en son da önümüzdeki ay gösterime girecek, En İyi Film dalında Antalya Altın Portakal ödülünü kazanan Kader filminin yönetmeni.
Kendisiyle röportaja gelen muhabirin karşısına Beşiktaş tişörtüyle çıkacak kadar ve ‘’ BEŞİKTAŞ BENİM İÇİN AŞK GİBİ BİR ŞEY. Beşiktaş benim için bir istisna. Her insanın zayıf bir yanı vardır hayatta. Beşiktaş aşk gibi bir şey. Orada nedensiz, sadece sonuçları kabul etme gibi bir durum var. Tüylerimi diken diken eden olayları İnönü’de yaşıyorum. İnanç üzerine var olduğunu söyleyen topluluklarda bile Beşiktaş seyircisindeki o ateşi, karşılıksız verme duygusunu göremiyorum. Son haftaki maçta gözlerim doldu. Bir taraftar düşün, Şeref Bey ve Baba Hakkı’ya gönderme yapıp, "ŞEREFinizle oynayın HAKKInızla kazanın" diye pankart açıyor. Beşiktaşlı olmak için işte böyle haklı gerekçelerim de var.’’ Diyecek kadar Beşiktaşlı.
Onca popüler unsur varken, seyirciye yavşaklık yapmak yerine röportajının arasına Beşiktaş’ı sıkıştıracak kadar, ödül törenine smokin yerine Beşiktaş tişörtü giyme girişiminde bulunacak kadar Beşiktaşlı.
‘’Kişiliğimin yok sayılmasından ve kendime göre kurallarım var diye marjinal olarak algılanmaktan hoşlanmıyorum. 3-4 milyon değil, 20 milyon seyirci de isteyen biriyim. Ama ödün vermem. "Seyirciye yavşaklık yapmam demek" neden beni marjinal hale getiriyor, biri bana anlatsın.’’ Diyebilecek kadar da İrlandalı…

02.10.2006
FETHİ DÖRDÜNCÜ

Ankara 25. Asliye Hukuk Mahkemesi, Selanik’teki Atatürk Evi’nde bulunan şeref defterine yazdığı ifadelerden dolayı Fethi Dördüncü’yü, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a hakaret ettiği gerekçesiyle 10 bin YTL manevi tazminat ödemeye mahkûm etti.

Erdoğan’ın avukatı tarafından açılan davanın dilekçesinde, Dördüncü’nün, Atatürk Evi’ndeki şeref defterine yapıştırdığı mektupta yer alan ifadelerle, Erdoğan’ın "toplum önünde küçük düşürülmesine, şahsiyet haklarının ağır suretle ihlal edilmesine, toplumun kin ve nefret duygularına maruz kalmasına sebebiyet verdiği" kaydedilmişti. Dilekçede, bu durumun, "Başbakan Erdoğan’ın manevi şahsiyetinde telafisi güç zararlar meydana getirdiği" ifade edilerek, "Erdoğan’ın duyduğu acı, elem ve ıstırabı bir nebze olsun hafifletmek için" 20 bin YTL manevi tazminat talep edilmişti.

30.09.2006
Prof. Dr. MUAZZEZ İLMİYE ÇIĞ

93 Yaşındaki Ünlü Türk kadın Sümerolog.
1935 yılı başında Ankara'da Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Sumeroloji bölümüne girdi. Üniversiteyi 1940 yılında bitirdi ve İstanbul Arkeoloji Müzesine tayin oldu. Burada çalıştığı dönem içerisinde çalışma arkadaşları ile birlikte batılı bilginlerin bugün "Bir abide yarattınız" dedikleri çiviyazılı belgeler arşivini oluşturdu. Ayrıca bilimsel çalışmalarda bulundu.
93 yaşındaki Sümerolog Muazzez İlmiye Çığ’a geçen yıl yazdığı ‘Vatandaşlık Tepkilerim’ adlı kitabında yer alan ifadeler nedeniyle dava açıldı. Çığ, kitabında başörtüsünün Sümerler’de ‘genel kadınlar’ tarafından kullanıldığını yazmıştı.

İzmir Barosu’na kayıtlı avukat Yusuf Akın, Çığ ve yayıncısı İsmet Öğütücü hakkında şikayette bulundu. Beyoğlu Cumhuriyet Başsavcılığı, Çığ ve yayıncısına “halkı kin ve düşmanlığa tahrik etme ve aşağılama” suçundan dolayı dava açtı. Çığ ve Öğütücü’nün 9 aydan 1 yıla kadar hapsi isteniyor.
Mezopotemya’da türbanın nasıl ortaya çıktığı hakkında bir kitap yazdı ve şimdi yargılanıyor
Yurdum medyası ve iktidarı 301 derdindeyken, Muazzez İlmiye Çığ 216 ve 218 ile yargılanıyor. AB’nin ilgilendiği Elif Şafak davası bütün televizyonlarda birinci haber olurken, Muazzez İlmiye Çığ’ın düşünce özgürlüğü şafak vaktine kaldı.

25.09.2006
TERRY FOX

Kanadalı bir sporcu olan Terry Fox, 18 yaşında kemik kanseri hastalığına yakalanır.
Kanser araştırmalarına destek sağlamak için koşmayı planlar. Ameliyatından iki yıl sonra “Umut Maratonu” adını verdiği koşu için hazırlanmaya başlar ve 12 Nisan 1980’de koşuya başlar. 143 gün boyunca her gün 42 km koşar. Ancak hastalığın akciğerlere yayılması ile koşusu son bulur. Umut Maratonu tüm dünyaya yayılır ve bu sayede Kanser araştırmaları için 400 milyon USD kaynak sağlanır. Terry Fox koşusu 17 Eylül 2006’da İtü Ayazağa Kampüsü’nde.

15.09.2006
PANKARTÇI GENÇLER

Vatan Caddesi'ndeki Zafer Bayramı kutlamalarında, ‘'İsrail askeri olmayacağız'’ pankartı açtıkları için linç girişimine maruz kalan üniversiteliler, çıkarıldıkları mahkeme tarafından serbest bırakıldı.
Gençler gazetecilerin "Siz vatan haini misiniz?" sorusuna "Eğer İsrail'in Lübnan ve Filistin'deki saldırılarına ve ABD emperyalizmine karşı çıkmak vatan hainliğiyse; evet vatan hainiyiz.’’ diye yanıt verdiler.

Yazmak gerek üç sütun üstüne kapkara haykıran puntolarla :
Birileri vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.

06.09.2006
JASON CHELSEA

Irak'a gönderilecek İngiliz asker Jason Chelsea, çocuklara ateş etme emri alabileceğini duyunca, bunu yapamayacağını söyleyerek intihar etti.
26.08.2006
NAHİT SAÇLIOĞLU

Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idam kararlarına muhalefet şerhi koyan emekli Askeri Yargıtay Başsavcısı ve Emekli Anayasa Mahkemesi Üyesi. Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının asılması kararına karşı yazdığı ve Uğur Mumcu tarafından "Hukuk Şiiri" olarak tanımlanan karşı oy yazısı nedeniyle Cumhuriyet tarihinde generalliğe yükseltilmemiş ilk Askeri Yargıtay Başsavcısı oldu.
O dönemi, yaşanılanları düşünürsek söylenecek tek söz "helal olsun" deyip ellerinden, alnından, yüreğinden öpmektir Sn. Saçlıoğlu'nun. Vatan sizlere minnettardır. Kıymetiniz bilinse keşke! Mekânınız cennet, ruhunuz şad olsun...

22.08.2006
KEMAL NEBİOĞLU

Türkiye’de sendikacılık hareketinin önderlerinden biriydi. Birçoğumuz henüz doğmamışken, 1961 yılında Türkiye İşçi Partisi’nin kuruluşunda yer aldı. 1967 yılında Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu’nu (DİSK) kuran 5 sendikacıdan biri oldu. 12 Eylül’de tutuklandı, 4 yıl tutuklu kaldı ve idamla yargılandığı davadan beraat etti. O da diğer güzel insanlar gibi beyaz atına bindi ve gitti…
10.08.2006
BABA VE OĞUL

Al kanlara boyanmaya çalışılırken yurdum stadyumlarındaki delikanlıların sanal mecraları, yaban eller stadyumunda yarına bir umut: Baba ve oğul.

Fotoğraf: Cumhur Şimşek

07.08.2006
ILAN PAPPE

İsrail’in en nefret edilen Yahudi’si.
İsrail devletini demokratik olmamakla suçlayan, işgale ve savaşa karşı çıkıp uygulanan yöntemleri kıyasıya eleştiren ve bu yüzden her türlü musibetle karşılaşan bir akademisyen.

05.08.2006
PANKARTÇI KIZ

Kimdir? Nedir tanımayız. Kim olduğu da önemli değil. Kim olduğu değil, Taşıdığı pankarttaki yazı önemli. Ne mi diyor? İngilizce bilmeyenler, bilenlere sorsunlar.
29.07.2006
FRANCESCO BORELLI

Hiç kimsenin yapamadığını yapıp, hem kendisinin, hem de ülkesinin sporunun onurunu kurtardığı ve bizim ülkemiz de dahil olmak üzere, 3'erli kümeler halinde dünyanın dört bir tarafında dolaşan maymunlara verdiği ders ayakta alkışlanacak cinstendi...
22.07.2006
SYD BARRET

Sen dünya tarihini değiştiren grubu kur.
Sen her mısrası ezberlenen şarkıları yaz.
Sen patagonyadaki adamın bile beyninde devrim yap.
Sen delikanlı gibi terk et.
Sen ismin ile geçen atasözü yarat.
-Pink Floyd'ta SYD gibi oldun-
Ve senin ismin öldükten sonra gazetelerde bilgi diye Google'da aransın.
Oh be ne güzel İrlandalılık.
Tanrı hepimize SYD gibi bir şan bağışlasın.
Şimdi SYD dirip gidin...

15.07.2006
3 HÜREL

Üç Hürel, 1970’li yılların Türk Rock sahnesinde şarkıcının adının plak kapaklarına gruptan daha büyük harflerle yazılmadığı, sanatını "Grup Müziği" olarak icra eden nadir bir rock topluluğudur. Dileriz ki 70’li yılların Anadolu Rock meselesi incelenirken tarzının özgünlüğüyle konunun kazandığı boyutu zenginleştirmiş olan bu grup hakkında hazırlamış olduğumuz bu Hürel, Türk Rock geçmişi ile ilgili kaynak sıkıntısı çeken kimseler için yararlı olsun.


15.04.2006

 
Haftanin
DEJAVU...
Televizyonlar tahtalarda gösterilen kurtarma planları üzerinden tavan yaptılar. Sendikalar yoktu. Maden mühendisleri odası herşeyi biliyordu ama sustu. Muhalefet yatak odası derdinde. Birbirlerini suçladılar. Dünyanın en iyi kurtama ekipleri bizdeymiş. Neden? Clinton gelip bir faciazede bebeği kucağına alsın diye mi? İktidar 10 bin lira verdi ve havaya ateş ederek susturdu halkımızı. Cumhurbaşkanımız devlet denetleme kuruluna talimat verdi. ''Araştırın bu maden sektörünü'' Diye.
Biz bu filmi daha önce gördük mü?
Geçmis Haftanin Irlandalilari
  Aranacak Kelime
   
   
Bize yazilarinizi göndermek için buraya tiklayiniz.